İyilik, çoğu insanın sandığı gibi bir davranış biçimi değil, benliğin sınırlarını çözme biçimidir. Birine el uzattığında, yalnızca yardım etmiş olmazsın; kendinden küçük bir parçayı bırakır, dönmemek üzere bir yere emanet edersin. O parça, aslında “ben”in katılığına sıkışmış enerjidir. Verdiğin her şey — bir zaman, bir söz, bir dokunuş — “ben” dediğin yapının duvarlarından bir tuğla eksiltir. Ve sen farkında olmadan,kendini başkasının varlığında eritmeyi öğrenirsin. Bu erime, bir tür ölüm provası gibidir: benliğin küçük ölümü, varlığın büyük doğuşuna alan açar. Çünkü insan ancak kendini çözebildiği kadar genişler.
Rilke bunu şöyle söyler: “Her şey bizi çözmek için var; çünkü ancak çözülmüş olan, yaşamla bir olabilir.”
İyilik de tam budur: çözülmeyi göze almış bir bilincin sessiz eylemi. Bir şeyi “iyilik” yapan şey, sonuç değil — kendinden azalma cesaretidir. İyilikte “ben” azalır, ama varlık çoğalır. İşte bu yüzden, gerçek iyilik yapıldığı anda değil, benliğin suda çözülür gibi sessizce kaybolduğu anda olur.