X. yüzyılda yaşayan, İslam tarihçi ve coğrafyacıları arasında kısaca Mesudî
olarak anılan Bağdatlı Ebu’l Hasan b. el-Hüseyin Mesudî’nin İstanbul’u ise
Makedonya hanedanının zirvede olduğu bir dönemin İstanbul’udur. Mesudî,
İstanbul’un dünya üzerindeki konumunu anlattığı Mürûc ez-zeheb isimli ese-
rinde Rumların İstanbul’dan “İsten Bolin” diye bahsettiğini yazar; Konstan-
tinapolis adını kullanmadıklarını, sadece Arapların bu şehre Kostantiniyye
dediğini belirtir.
Nalçacı, Nida, (2010), "İstanbulun Tarihsel Kaynakları Olarak Seyahatnameler". Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 8, Sayı 16, 523-562
academia.edu/111508840/İsta...
"Şüphesiz biz sana Kevseri verdik. O Halde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir."
(Kevser, 108/1-3)
Ey nefsim! Deme: "Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur." Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor.
Hem deme: "Ben de herkes gibiyim." Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin?