Çoğu insan gündüz yürür, pek azımız gece yürürüz. Başka tür bir alışkanlıktır gece yürümek. Örneğin bir temmuz gecesini ele alalım. Saat on civarında insanlar uykuya dalıp günü çoktan ardında bıraktıklarında, sığırların sessizce otlandığı kimsesiz çayırların üzerinde ay ışığının güzelliği beliriverir. Her yanda yeni yeni şeyler belirir. Güneş yerini aya ve yıldızlara, orman ardıcı çobanaldatana, kırlardaki kelebekler ateşböceklerine, kanatlı kıvılcımlara bırakır. İnanılmaz değil mi? Bir kıvılcımla buluşan şu taze çayırlarda nasıl da serinkanlı, incelikli bir hayat kök salmıştır. İnsanların da gözlerinde, kanında ya da beyninde ateş barınır. Ötücü kuşlar yerine tepede uçuşan bir guguk kuşunun alçak sesli ezgisi, kurbağalarin viraklaması ve cırcırböceklerinin derin rüyaları işitilir.
Sesimi ulaştırabildiğim insanları, düşüncelerimi gün ışığı standartlarıyla yargılamamaları ve onlara gecenin içinden seslendiğimi fark etmeye çabalamaları konusunda uyarmak istiyorum. Her şey nereden baktığınıza bağlıdır.
Nasıl durgun yaz mevsiminde bitkiler tapınakların saçaklıklarına, kalelerin kulelerine usul usul tırmanıyorsa, kar da her şeyi düzleyip doğanın koynunda sarıp sarmalar ve işte bu sayede, doğa insan sanatına üstün gelir.