‘‘Bir yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir… gider gelirdi.
Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek, uzar giderdi.
Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir… gider gelirdi.’’
Aytmatov’un sade ama bir o kadar da derin anlatımıyla kaleme aldığı bu eserde; tarihe, geçmişe ve kültüre tanıklık ettim. Roman, yalnızca bir hikâye değil, aynı zamanda bir milletin hafızasına tutulmuş bir aynaydı.
Eserin merkezinde, Sovyet döneminde Kazakistan’da yaşayan tren işçisi Yedigey yer alıyor. Roman, Yedigey’in yakın dostu Kazangap’ın ölümü üzerine, onu Ana Beyit denilen kutsal mezarlığa gömmek için çıktığı yolculukla şekilleniyor. Bu yolculuk, sadece bozkırın sonsuzluğunda değil, Yedigey’in kendi geçmişinde de bir yolculuğa dönüşüyor.
Kitapta beni en çok etkileyen unsur, geçmiş ile şimdinin iç içe geçişi oldu. Gerçek ile efsane, insan ile tarih öyle ustaca harmanlanmış ki, her satırda zamanın sınırları kayboluyor. Özellikle Nayman Ana efsanesi ve orada anlatılan mankurtlaşma olayı derinden etkiledi beni. Bu efsane, insanın kimliğini, köklerini, hafızasını kaybettiğinde aslında nasıl yok olduğunu anlatıyor.
Aytmatov’un kalemiyle, Sarı-Özek bozkırlarında yalnızca bir trenin değil, insan ruhunun da yolculuğuna tanıklık ettim.