Ön söz ve oyunu okumak bile insanın içini ürpertiyor. Victor Hugo, yalnızca bir idam mahkûmunu değil, bir sistemi yargı önüne çıkarıyor. Daha da sarsıcı olan şu ki; oyunda anlatılan o acımasız, duyarsız kalabalıklar gerçek hayatta da var olmuş ve yazar, sistemi eleştirdiği için değil, gerçeği bu kadar çıplak anlattığı için suçlanmış. Oysa Hugo, rezilliği ya da iğrençliği değil; insanların buna göz yummasını ortaya koyuyor. Asıl rahatsız edici olan idamın kendisinden çok, insanların bunu seyretmesi, kabullenmesi ve normalleştirmesi.
Victor Hugo, burada artık yalnızca bir yazar değil; mahkûmların sesi. Haklı ya da haksız, bir insanın infaz edilmesini izlemeye karşı çıkıyor. Cehalete, acımasızlığa ve suskunluğa göz yummuyor. Belki de bu yüzden bu metin bu kadar rahatsız edici ve bu kadar güçlü.
Kitabın kendisine gelince… Mahkûmun ağzından yazılan her satır insanın içine işliyor. Okur olarak bir noktadan sonra yalnızca tanık olmuyorsun; mahkûmun yerine geçiyorsun. Umutla umutsuzluk arasındaki o ince çizgi, bir an her şeyin anlamlıyken bir anda hiçbir şeyin kalmaması öyle etkileyici anlatılmış ki… İnsan şunu düşünmeden edemiyor: Bir insan, bu süreci nasıl bu kadar derin, bu kadar gerçek cümlelere dökebilir?
Mahkûmun çevresini, nesneleri, mekânı algılayışı; kendi kendine konuşmaları; çaresiz kabullenişi ve korkusu satırlara sızıyor. Özellikle son saatlerdeki o tarifsiz çaresizlik, zihninden geçen düşünceler, endişe ve kaygı o kadar güçlü aktarılıyor ki, okur da onunla birlikte daralıyor. Ölümün bilincinde olan bir insanın zihninden nelerin geçebileceğini; anılara tutunuşunu, pişmanlıklarını, hayatındaki güzel şeyleri son kez hatırlayışını Hugo olağanüstü bir gerçeklikle aktarıyor. Sanki oradaki mahkûm bizmişiz gibi bir duygu geçişi yaşanıyor.
Kitap boyunca insan kendiyle de