Olan bizim çocukken çevremizdeki yetişkinlerin çok da bulaşıcı zihinsel hastalığa (korku) yakalanmış olmaları. Hastalığı bize nasıl bulaştırıyorlar ? Aklımızı çeliyor bize de kendileri gibi olmayı öğretiyorlar. Hastalığı biz çocuklara en yakın ilişkiler kurduğumuz büyüklerimiz ve mikrobun içine girdiği bütün toplum da bize işte böyle aktarıyor. Dikkatimizi çekiyor, yineleme yoluyla bilgiyi zihnimize yerleştiriyorlar.
Cezalandırılmaktan korkuyoruz. Sonra en yakın ilişki kurduklarımızın gözünde iyi olmama korkusu ekleniyor. Kabul edilme gereksinimi böylece doğuyor. Bunların üstüne geri çevrilme korkusu ekleniyor. Bizi değişmeye, maske takmaya iten, başka birisinin gözünde iyi olmama korkusu. Sonrada sadece kabul edilmek, ödül almak için bizden istenilene göre biçimlenen bu maskeye can vermeye çalışıyoruz.
Yaşamımızdaki en mutlu anlar çocuk olduğumuz, yalnızca eğlenmek için oyun oynadığımız, şarkı söyleyip dans ettiğimiz, keşfedip yarattığımız anlardır. Çocukken masumuz, sevgiyi ifade etmek, sevgiyi ifade etmek bizim için doğal. Ama sonra ne oluyor bize ? Bütün dünyaya ?
Kendimiz için yarattığımız pek çok kişiliğide içine alan bütün bir kalabalık yaratıyoruz. Sonra da belli durumlarda takınacağımız maskeyi kusursuz bir hale getiriyoruz. Rolümümüzü sahneleyip oynamanın, olduğumuza inandığımız şeyi canlandırma un ustaları haline geliyoruz. Başkalarıyla karşılaştığımızda hemen kafamızda ait oldukları sınıflara yerleştiriyor, yaşamlarımızda bir rol veriyoruz onlara.
Belki hiç böyle düşünmemişsinizdir ama içimizdeki bir düzlemde hepimiz birer üstadız . Üstadız, çünkü kendi yaşamlarımızı yaratma ve yönetme gücüne sahibiz.
Duygusal beden tıpkı mikrop kapmış cilt gibi yara doludur. Bu yaralar da duygusal zehirle iltihaplanmıştır.
Zihinsel olarak bütün insanlar aynı hastalığın pençesindedir. Hatta bir adım daha ileri gidip bu dünyanın bir akıl hastanesi olduğunu bile söyleyebiliriz.