Büyük bir günah işlediğimi düşündüğüm zamanlarda bile, çekeceğim cezaya değecek kutsal bir hataya kapıldığıma inanmıştım ben. Çok seviyoruz da kahpe felek yüzünden kavuşamıyoruz filan sanmıştım. Feleğin namusuna boşuna dil uzatmışım. Yanıldığımı öğrenmek önce kalbimi kırdı. Ama sonra gerçeği idrak edip hiç kazanmadığım bir şeyi yitiremeyeceğimi görünce, ardından üzüleceğim bir kayıp da kalmadı. İşte o zaman, içimde çöreklenmiş sancı, yanlış dala tünemiş serçeler gibi kendiliğinden havalandı. İnsan neyin ardından üzüleceğine karar verirken dikkatli olmalı.
Kendimi de dahil ederek, biz insanların birbirimizi incitme konusundaki cömertliğine üzülüyorum sadece. Her öpücüğün ve hatta sözcüğün, emanet ettiklerimizde bir ağırlığı olduğunu unutmasak, basit meraklar uğruna başkalarının hayatlarında yangınlar çıkarmasak keşke. Ama kime anlatıyorum... Tek ısırık uğruna cennetten kovulmuş bir ırktan böylesi bir diğerkâmlık beklemek abesle iştigal değilse ne?
Geçmiş bazen de biten bir şey çünkü, evet. Neyi bir ömür yanınızda taşımak istediğiniz, kalbinizi kimlere emanet edeceğiniz tamamen size kalmış. Kendinize neyi reva gördüğünüz de öyle.
Benim bildiğim şu, vazgeçmek bazen sahip olduğumuz şeylerin en iyisidir. “Elimden tut yoksa düşeceğim” demiş ya Attilâ İlhan. Galiba kimi durumlarda o, “Elimi bırak yoksa düşeceğim” diye okunabilir. Aşk kaç kişilik bilmem ama vazgeçmek tek kişiliktir.
Heyhat, hayat genelde romanlardaki gibi afili değil. Romanlar vurucu bir yerde, planlı bir şekilde biter. Hayatsa nerede nihayete ereceği muamma, döke saça devam eder. Hayattaki finaller, kitaplardakiler kadar çarpıcı olmaz bu yüzden. Günün birinde, ışıkları kapayıp ütüyü prizden çekecek zaman bulamadan, doğru dürüst bir son söz bile yumurtlayamadan, çat diye ölürsünüz. Oy anam, dersiniz mesela, hık, gık, aghh filan dersiniz. Halbuki bir romanda olsaydınız, elveda bütün hatıralar, diyebilirdiniz. Ama şimdi bunun için üzülmeyelim. Şu anda bir anlamı yok, öldüğümüzde zaten olmayacak.