Hayal et... Amerika'da bir yerlisin. 25 yaşındasın. Kendinle ilgili öğrendiğin ilk şey, atalarının soykırıma uğradığı. Bütün o katliamları, tecavüzleri ailenden dinlemişsin. Sonra da tarih kitaplarından okumuşsun. Bunları öğrendikçe de içinde hayal kırıklığı, öfke birikmeye başlamış. Çünkü halkına bunu yapanların torunları konuyu çoktan kapatmış. Kimse artık bunlardan bahsetmiyor. Başta, tamam, diyorsun sen de. Ben de geçmişle uğraşmayacağım. Okula gideceğim, bir iş bulacağım, bir aile kuracağım, diyorsun. Ama bir sorun var. Demin Sabra diyordu ya? Hayvanat bahçesi, diye. İşte öyle bir yerde yaşıyorsun. Adına reservation denilen, halkına ait bir yer. Ama aslında bir hapishane! Etrafında kim varsa ya alkolik ya intiharın eşiğinde! Okul yok, iş yok, para yok, hiçbir şey yok! Sadece boktan kumarhaneler açmana izin vermişler, o kadar! Ve farkına varıyorsun ki asırlar boyunca hiçbir şey değişmemiş. Belki ataların gibi görüldüğün yerde vurulmuyorsun ama belli ki bir insan olarak da kabul edilmiyorsun! O noktada da artık dayanamayıp isyan ediyorsun! Eşitlik istiyorsun, adalet istiyorsun, insanca yaşamak istiyorsun! Halkından çalınmış her şeyin geri verilmesini istiyorsun!
... Çünkü bu çağda her şey acildi. Sokaklar, caddeler ve evlerdeki hayat daima aceleyle yaşanıyordu. Dolayısıyla her yerde olduğu gibi bu havaalanında da insanlar yanımdan birer ambulans gibi geçip gidiyordu. Evet, tam da ambulanslara benziyorlardı. Çünkü aslında acil olan tek şey içlerinde taşıdıkları hastanın durumuydu. Çünkü o hasta, aşktan bilgiye, paradan tatile kadar bu hayatta her şeye geç kaldığına dair sanrılar görüyor ve geç kalma nöbetleri geçiriyordu. Ancak ambulansın acilen yetişmeye çalıştığı yer elbette bir hastane değil, ölümdü. Doğal olarak, bütün bu hastaların ölümü de acil olacaktı. O kadar acil ki gözlerini kapatmaya fırsat bulamayacaklardı. Gözleri açık gidenler nesli olarak da insanlık tarihinde görünmeleriyle kaybolmaları bir olacaktı.