İşte, Ahmet Kerim her gece bu ruhî işkence ile yatağına girince, onun için, uzun bir “nefis muhasebesi” ve bir yapıp ettiklerinin tahlili saati başlardı. Bu saat... Bu saat bir geceden, bir günden; belki bir yıldan, belki on yıldan, yirmi yıldan; belki bütün bir ömründen daha uzundur.
“İyilik diye ne yaptık?”
“Kötülük diye ne işledik?”
Ah, bu suallerin cevabını verebilmek için ne dolaşık yollardan yürümek, ne çıkmazlara sapıp dönmek; kaç kapıya başvurmak; kaç bin dereden su getirmek, ne gerçekleri bilmemezlikten gelmek, ne yalanları gerçek şekle sokmak, ne çok şeyleri yok etmek, ne çoklarını yoktan var etmek lâzım gelir! Yiyen, içen, gezen, konuşan, gülüp oynayan benliğimizle düşünen, gören, duyan benliğimiz arasındaki yol ne uzundur. Öbürü berikine kavuşuncaya kadar o derecede yorulur, o derece soluk soluğa kalır ki, artık ne söylediği, neden şikayet ettiği, ne istediği belli değildir; artık yarı ölü yarı diridir.