Tuna Altay

Tuna Altay
@Tuna_Altay
Mühendis
Lisans
İstanbul
31 okur puanı
Mart 2021 tarihinde katıldı
“Zaten bugün onların ektiğini biçmiyor muyuz? Amiyanelik ve demagogluk, bu memlekete bir İttihatçı ‘importotion’u değil midir? Hiç sesimizi çıkarmadığımız istibdat devrinde bundan daha ne kadar asil bir görünüşümüz vardı! Bizi Balkanlaştırdılar, bizi Balkanlaştırdılar. Bulgar komitecilerinden öğrenilmiş bir çeşit dağ ve sokak politikacılığı, bir çeşit külhanbeyi palavracılığı, bir çeşit vicdan ve yurtseverlik yankesiciliği Meşrutiyet’ten beri temsil ettiğimiz siyasî ve millî kültürün temelleri hep bunlar oldu. Azizim, dün Türk aydını, Türk entelektüeli diye bir şey vardı. Bugün o yoktur.” Ahmet Kerim güldü: “Çünkü, ağzını açtı ve bütün foyası meydana çıktı.” dedi. Öbürü, Ahmet Kerim’in koluna girmiş, onu kendisiyle birlikte kalabalıktan sıyırmağa çabalıyordu: “Sakın beni istibdat taraftarlığıyla suçlamayınız. Ben Abdülhamit kinini yüreğimin üstünde bir alevden bayrak gibi taşımaktayım. O, Tanzimat Türkiye’sinin en sorumlu padişahlarından biridir. Otuz üç yıllık saltanatında bu milletin iyiliğine harcanacak otuz üç gün de mi bulamadı? Ben ona filânı neden boğdurdun; filânı neden sürdün diye çatmıyorum. Bütün o cinayetleri bağlı olduğu ailenin kötü ananelerine veriyorum. Ben ondan yalnız bir şey soruyorum, tek bir şey... Ben ona, ‘Bizi ilmin ışığından niye yoksun ettin?’ diyorum. Abdülhamit, hiçbir müstebidin aklına gelmeyen bir alçaklıkla, yalnız kendi zamanına değil, yarına da hükmetmeye kalkmıştır. On Dördüncü Louis gibi, ‘Benden sonra tufan! dememiştir; ‘Benden sonra bu millet yine düşünmesin, bilmesin, görmesin. Cahil, sersem, kör ve budala kalsın!’ demiştir. Onun için memleketin bütün kapılarını her türlü aydınlığa karşı sımsıkı kapatmıştır. Düşününüz, biraz önce sahnede gördüğümüz o maskaralar Abdülhamit gecesinin karanlığından fırlamış yarasalar değil midir?”
Edebiyat
Reklam
Daha nahif bir "Karadenizli tanımlaması" duyan varsa söylesin
"Dümende ve baş altlarında insanlar vardı ki Bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki Sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için Hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler..." Nazım Hikmet Ran
Şiir
Yalnız İttihat ve Terakki Hükümeti'nin yıkılmasıyla hiçbir hedefe erişilmiş olmuyordu. Ahmet Kerim, onun yerine gelecek hükümetin ne getireceğini bilmek istiyordu. Yüksek, asil ve ateşli ideallere susamış bir neslin susuzluğu onun nabızlarında vuruyordu. Bu nesil her doğan güne “Bana fikrim için ne getirdin? Ruhum için ne getirdin?” Ruhum için ne getirdin?” diye sormaktadır. Bir zamanlar bu gençlik için “hürriyet” tatlı bir rüya idi. Fakat bu tatlı rüyadan 31 Mart sabahının kanlı ve çamurlu gürültüsüyle uyandığı günden beri bir sarhoş mahmurluğu içinde kıvranıp durmaktadır.
Edebiyat
Türkiye’de, muhalefet denilen şeyi tek başına yalnız bir kişi temsil ediyordu: Sırrı Bey! Bu garip adamın gittikçe kuruyan ve kurudukça uzayan vücudu, ya nesli tükenmiş fosil bir mahlûkun görünmeyen bir el tarafından harekete getirilen iskeleti halinde İstanbul’un içinde dolaşıyor veya insanı bir öç alma vazifesine, bir kan dâvasına teşvik eden masal hortlakları gibi en umulmadık zamanlarda bütün kapıları zorluyor, gerek muhalif, gerek muvafık herkesin işitebileceği bir sesle: “Kalkın! Ne duruyorsunuz? Kanlı ihtilâl saati çaldı?” diyordu. Fakat, rahatına düşkün İstanbul, İttihat ve Terakki polisinin araya girmesine hacet bırakmaksızın, bu tahrike karşı kendi kendini mükemmel şekilde koruyordu.
Edebiyat
İşte, Ahmet Kerim her gece bu ruhî işkence ile yatağına girince, onun için, uzun bir “nefis muhasebesi” ve bir yapıp ettiklerinin tahlili saati başlardı. Bu saat... Bu saat bir geceden, bir günden; belki bir yıldan, belki on yıldan, yirmi yıldan; belki bütün bir ömründen daha uzundur. “İyilik diye ne yaptık?” “Kötülük diye ne işledik?” Ah, bu suallerin cevabını verebilmek için ne dolaşık yollardan yürümek, ne çıkmazlara sapıp dönmek; kaç kapıya başvurmak; kaç bin dereden su getirmek, ne gerçekleri bilmemezlikten gelmek, ne yalanları gerçek şekle sokmak, ne çok şeyleri yok etmek, ne çoklarını yoktan var etmek lâzım gelir! Yiyen, içen, gezen, konuşan, gülüp oynayan benliğimizle düşünen, gören, duyan benliğimiz arasındaki yol ne uzundur. Öbürü berikine kavuşuncaya kadar o derecede yorulur, o derece soluk soluğa kalır ki, artık ne söylediği, neden şikayet ettiği, ne istediği belli değildir; artık yarı ölü yarı diridir.
Edebiyat
Reklam