Wittgenstein’ın dikkat çektiği üzere:
Bir insan bir diğeri için tam bir muamma olabilir.
Tamamen tuhaf gelenekleri olan, tuhaf bir memlekete gittiğimizde bu gerçeği öğreniriz. Zamanla o ülkenin diline hâkim oluruz. Fakat yine de insanları anlamayız.
(Kendilerine ne söylediklerini bilmediğimiz için değildir bu.) Adımlarımızı onlarınkilere uyduramayız.
“Nasıl olmuş da baştan ayağa kapkara giyinmişsiniz? Sizi buna zorlayan birisi mi var? Biliyorsunuz değil mi, siyah giyilecek en kötü renktir, tüm ısıyı geçirir, en ufacık bir renk veya ışık huzmesi içine nüfuz edemez. Halbuki beyaz tam tersi.
Böylesine güzelim bir bahar gününde neden beyazlara bürünmüyorsunuz?! Kadınlar bana baktılar, ve nihayetinde aralarında en yaşlıları, çok mesafeli bir ses tonuyla, yanıt verdi: ‘Hanımefendi, çok güzel Farsça konuşuyor olabilirsiniz, hepimizden çok daha iyi, ancak yine de sizi dinleyince anlaşılıyor ki, dil becerileriniz bizi anlamanıza yetecek güçte değil, ikimiz de Farsça konuşuyor olabiliriz, ancak ne siz beni anlıyorsunuz ne de ben sizi, ikimiz çok farklı diller konuşuyoruz.’
“Altlarında pahalı arabalar var diye insanları gayrientelektüel olarak kategorize etmeyin. Bu sizin içinizde hissettiğiniz ve onlara yansıttığınız eksiklik, boşluk ve aptallıktır."
“En can alıcı nokta otantik olmaktır; kendiniz olun, çünkü başka herkes çoktan kapılmış. Şayet içinizden geldiği gibi davranmazsanız, hapishanede yaşamaya mahkûm olursunuz; değişen tek şey gardiyanınız olur. Gardiyanınız bir gün ruju düşman ilan eder, başka bir gün tüm entelektüellerin ruj sürme mecburiyetini bildirir. Köleleştirmeyi en aza indirgemek ancak arzularımızın izinden giderek, ve böylelikle kendimiz olarak mümkün.
Ben havyar yemeyi seven, iyi şaraptan keyif alan, derli toplu ve entelektüelliği ruj sürmemekle, tırnaklarını yaptırmamakla, duş almamakla özdeşleştirmeyen birini istiyorum.