Burada aklıma Salman Akhtar’ın Göç ve Kimlik adlı kitabında alıntıladığı Pande geliyor:
Doğuda, göreceli olarak, geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek birbirinin içine akar: Batı’da bunlar münferit öğelerdir. Doğu’da zaman içindeki deneyimler bir havuzda toplanan sular gibidir (belki biraz durgun);
Batı’da zaman daha çok bir dere halinde akan sular gibidir, ve geçip giden şeylerin, sonsuza dek geçip gittiğine dair şiddetli bir farkındalık yaşanır.
Çünkü öğrendiğime göre insanların istediklerini söyledikleri şeyler asla gerçekte istedikleri şeyler değildir. Ayrıca nevrotik kişilikler olarak, hep aslında söylemek istemediğimiz şeyleri söyler dururuz.
İran'da geçmişten bir kopukluk gözlemlemek mümkündür.
Aynı kopukluk gelecekle aramızda da mevcuttur, çünkü biz oğullarımızı, yani geleceğimizi öldürdük. Firdevsi’nin söylemi çok fazla acı, trajedi ve yas içerir. Oğullarımızı öldürdük, yabancılaştık ve böylelikle bir yas kültürüne dönüştük. Çünkü kendimizin en iyi parçasını yok ettik ve öldürdük. Geleceğimizi yakıp yıktık ve kendimizi geçmişe hapsettik. Hapsolduğumuz yerde acıyı ve ıstırabı erotize ediyoruz. Geçip gitmemiş hiçbir şeyi kutlamıyoruz.