Bir yazar, özel bir şölen ya da fakir fukaraya yardım için yemek veren bir adam değil, ücretini ödeyen herkesin girebildiği bir yerde listedeki yemekleri sunan bir adam saymalı kendini. Özel şölen verenin istediği yiyecekleri sunduğu herkesçe bilinir. Bu yiyecekler, konukları istediklerinden bambaşka olsa da, hiç hoşlarına gitmese de, şölene çağrılanlar hiçbir şey söyleyemezler; tam tersine, terbiyeleri, önlerine konulan her şeyi beğenmiş gibi yapıp övmelerini gerektirir. Oysa para karşılığı yemek verenin durumu bunun tam tersidir. Ücret ödeyenler, hoşlandıkları yiyecekler ne denli ender ya da acayip olursa olsun, ille canlarının istediğini yemekte direnirler; yediklerinden hoşlanmazlarsa da, bağırıp çağırırlar, küfrederler, kıyametleri koparırlar.
Bu kentin varoşlarında gezinip, yoksulların konutlarına bir göz atarsak, kendini insan sayan bir kişinin yüreğini parçalaması gereken bir sefaletle karşılaşırız. Yaşamlarını sürdürmek için zorunlu bildiğimiz her şeyden yoksun kalan bu aileleri; açlığın, soğuğun, çıplaklığın, pisliğin ve hastalığın neden olduğu bu felâketleri görüp de tiksinerek burun deliklerini tıkayanlara insan denilebilir mi hiç?
İnsanı cemiyet yaratır. Hangi cemiyet? İnsan cemiyetle tam bir uyum hâlinde olduğu zaman tarihi yoktur; doğar, yaşar, ölür. Tarihi yaratan, fertle kalabalık arasındaki anlaşmazlık... Fert cemiyetle kaynaştığı zaman tarihi yoktur...
Her büyük adam, kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira o, yarınki veya dünkü veya ötelerdeki bir cemiyetin çocuğu, kendi cemiyetinin değil... Kaderimizi çizen cemiyet; fakat ona ırzımızı teslim ettiğimiz anda erimişizdir, denizdeki herhangi bir dalgayız.
Şahsiyet, görünen cemiyet içinde görünmeyen cemiyeti seçip, tahtını onun bağrında kurmakla fethedilir. Her şahsiyet bir kopuş, bir olmayana, bir olacağa bağlanıştır...