Bilmem gecenin durumuna hiç dikkat buyurulmuş mudur? Bir kere yeryüzüne o karanlık çöker, bir kere odanın kapısı, penceresi kapanır da yalnızlığın vahşeti düşünceyi ve kalbi istila etti mi dünya ile yokluğun hiç farkı kalmaz. Ne tarafa bakılsa göz hiçbir şeyi görmez, ses işitilmez, dostlar ve yabancılar görünmez. İnsan uykuya dalabilirse Beliğ'in "Nakd-i can ile bu âlemden ucuz kurtuldum" sözünü tekrar ederek mezara girenler kadar mutludur. Olsa olsa rüya görür. Rüya ise ne kadar eziyetli olursa olsun sonunda bir iki saat sürer. İnsan uykuya dalamazsa doğal olarak -belki zorunludur- nefsini, benliğini gönlünün içinde saklanmış bilir. Beden, ruha bir mezar olur. Kabir azabının her türlüsü ortaya çıkmaya başlar.
Acaba öyle bir durumda akıldan ne hülyalar geçmez! Acaba öyle uykusuzluk âleminde, her düşündüğünü gerçekleştirmek nerede kalır? Mezara girdiği zaman bunları sorgu meleklerine kendi iradesiyle söylemek isteyen kimse var mıdır? Acaba insanın içini dışına çevirseler, vicdanıyla yalnız kaldığı zamanlar, kurduğu hayallerden çok daha iğrenç mi görünür gözüne?
Bu üzüntü dünyasında kim vardır ki bir gece yalnız kalsın, bir endişeden dolayı uykusunu kaybetsin de o durumda cihani, nefsini, hareketlerini, geçmişte yaptıklarını düşündüğünde milletimizin en büyük edibi, en büyük bilgesi olan bir kişiyi muhatap alarak "Heyhat!.. Sözün tamamen doğruymuş. 'Âleme geldiğime ben de pişman oldum' demesin!