Ah, aşk bile, bu kadar saf ve beyaz aşk bile kendi kendisini tüketirse hayatta ne yapmalı, yaşamak için başka neye tutunmalıydı? İnsana o heyecanları, o yükselme ateşini, o şiirselliği verebilen aşk bile kendi sonunu kendi getirirse niçin yaşamalıydı?
Karşılaşmalarda, vedalarda öyle bakışları oluyordu ki şükran ve aşkla titriyorlardı. Ancak kendilerinin birbirini mesut edeceğini, ettiğini bilmekten doğan bir ihtiyaçla, beraberken ve ayrı bulunurken hep birbirini düşünüp mesut olduklarını anlatan bir güvenle, vedaları bile bir saadet oluyordu, onlar birbirinden ayrı bulunmakla ayrılmış olmuyorlardı. Yokluğun bir hüzün damlası ve hasretle mest ettiği ateşli bir bağla daha bağlanıyorlar, senden başka emeli, senden başka düşüncesi, senden başka beklediği olmayan bir varlığı gidip mesut ederek mesut olmak heyecanıyla geçen bu saniyelerde oraya koşmak, tekrar o bakışlarda mest olmak sabırsızlığıyla yaşıyorlardı. O zaman ayrılmak, tekrar görüşmenin heyecanına kavuşmak halini alıyordu.
"İşte asıl aşk..." diyordu. Bu dereceye gelince ona ait olmayan en büyük şey bile değersiz görünüyor ve ona ait olduğu için en önemsiz şey kıymet kazanıyordu; böyle, bir şeyin değerli olmak için uzak yakın ona bağlı olması yeterli olunca birçok şeye önem vermemeye alışmış olan Necip bütün o şeyleri sevmiş, yüceltmiş gibi oluyor, birçok zaman tanıdığı şeyleri ona ait olmadığı için şimdi önemsemiyor ve küçümsüyordu.
Etrafına bakıp, -"Lakin nasıl yaşıyorlar yarabbim, sevmeden, sevilmeden nasıl yaşanıyor?" diye şaşırıyordu. Evet, nasıl yaşamıştı? O zamana kadar kendisi nasıl yaşamıştı? Fakat hayatı nasıl bir çöldü!