open.substack.com/pub/midmrsli/p/...
Sahip Olmak: Özgürlük mü, Teslimiyet mi?
———
Hayatın içinden bir davranış var ki, üzerine çok da düşünmeden kabulleniyoruz: sahip olmak.
Bir şeyi elde etmek, ona sahip çıkmak, onu kendimize ait kılmak… Bunlar ilk bakışta doğal ve hatta özgür bir tercih gibi görünür.
Ama biraz derinleştiğimizde fark ederiz ki, sahip olmak dediğimiz şey çoğu zaman bizim özgür irademizle doğmuş bir seçim değil; aksine, sistemin, toplumun, hatta korkularımızın bize dayattığı bir alışkanlıktır.
Çünkü bir şeye sahip olduğumuz an, onunla birlikte farkında bile olmadan birtakım yükleri de sırtlanmış oluruz: onu korumak, onun bozulmamasını sağlamak, “boşuna alınmadığını” kanıtlamak…
Ve sanki o şey var oldukça biz de daha “tam” bir bireyizdir.
Sahip olduklarımızı yalnızca kullanmakla kalmayız; onları bir kimlik olarak taşırız. Ve bir süre sonra, sahip olduklarımız bizim neye dönüştüğümüzü belirlemeye başlar.
Örneğin bir bilgisayar satın aldığımızda artık yalnızca bir araç değil, bir tür kimlik de edinmiş oluruz.
Onu verimli kullanmalıyız, üretken olmalıyız, “o kadar para verdiğimize değmeli”dir. Aksi halde toplumun diline düşeriz: “Tembel”, “boşuna almış”, “değerlendiremiyor”…
Bu noktada, sahip olma arzumuzun ne kadar özgür olduğunu tekrar sormalıyız.
Çünkü çoğu zaman biz istemeden önce istememiz gerektiği çoktan öğretilmiştir.
Toplum bizden yalnızca sahip olmamızı istemez; aynı zamanda sahip olduklarımızla kendimizi tanımlamamızı bekler.
Ve böylece kişi yavaş yavaş kendi iradesini, düşüncesini, hatta benliğini, sahip olduklarının akışına bırakır.
Artık kendini, kendisi olarak değil; sahip olduklarıyla birlikte anlamlandırmaya başlar.
Bu noktada farklı olmak arzusu, giderek aynılaşmaya,