Kendisinden sonrakilere -varoluşçulara- ilham olan bu eseriyle Dostoyevski Gogol’un etkisinden tamamen sıyrılıp bir şaheser ortaya çıkartıyor. Eserdeki kahramanın bilinçaltı düşüncelerini verdiği ilk bölüm ve bu düşüncelerin ete kemiğe büründüğü hikayeciklerden oluşan ikinci bölüm… Sanki ikinci bölüm Yeraltı insanımızın(kahramanımızın) düşüncelerini daha iyi anlamamız için yazılmış gibi.
Toplumdan uzaklaşmış bireyin anlatıldığı eserleri bu eserden sonra çok daha fazla gördük. Camus’a, Satre’ye, Yusuf Atılgan’a seslendi sanki Dostoyevski. Onların yolun açtı bir nevi.
Gelelim eserdeki hikayeciklere. Tüm hikayecikler kahramanınızın küçük düşmesine, yapmak istediklerini yapamayıp kendiyle kavga etmesine ve yenilmesine yönelik olaylar. Şöyle sıralayacak olursak: Tanımadığı bir subayla olan savaşı ( ki subayın kahramanınızdan haberi bile yok), çocukluk arkadaşlarıyla yediği yemek ve onlar karşısında sürekli küçük düşmesi, Liza ile olan ilginç anısı… Üç olayda da başarısız, beceriksiz ve çelişkili bir profil çiziyor karakter. Bilinçaltını bize sunuyor ama karşısındakilere anlatamıyor. Küçük düşüyor, hor görülüyor (bundan çoğu zaman mutlu kendisi) eziliyor. Her olayda başarısız. Zaten asıl derdi kendi yeraltıyla( iç dünyasıyla). İnsanları umursamıyor yani. Ancak Liza ile olan kavgasında tam bir patlama yaşıyor, Liza’yı alt ediyor kendince bilinçaltı tamamen açığa çıkıyor. Bu bir zafer onun için derken tekrar anlamsızca gidip Liza’nın peşine takılıyor. Tam bir bilinmez tahmin edilemez bir dünya, iç dünya… Daha sonra da varoluşçuluk, egzistansiyalizmin ortaya çıkışı…
Teşekkürler Dostoyevski.