Bu romanın konusu olan olaylar, yirmi beş, otuz yıl öncesine ait olup Avrupa görmüş bazı gençlerimizden, önceleri yüksek sosyete mensuplarına, sonraları da hali vakti yerinde yüksek memur çocuklarına, bulaşıcı bir hastalık gibi, sirayet eden alafrangalık illetinden başka bir şey değildi…
Evvela ‘Kâh’ kelimesini aradı. Par malör (aksilik bu ya) koca sözlükte bu kelime yoktu. Beyefendi bu noksandan dolayı kitabın İngiliz müellifinde kusur bulmaya yine de cesaret edemedi. Çünkü o, İngiliz’di, yani bir Avrupalıydı. Elbette kusuru işlemezdi
Ceviz ağacından yapılmış Avrupa tarzı kütüphanesini süsleyen Fransızca o yaldızlı maldızlı, cicili bicili ve hemen hepsi ciltli, boy boy, çeşit çeşit kitapların yanına yakıştırılamadığı için Türkçe, Farsça ve Arapça kitaplar şuraya buraya atılmış, bir kısmı kapanın elinde kalmış, diğer bir kısmı ise harem dairesinin alt katındaki dolap atlarına, yük kıyılarına darmadağın tıkılıvermişti. Bunların arasına karışmış olması gereken ‘Lügat-i Osmaniye’ namındaki Türkçe diksiyoner hatırına geldi. Türkçedir diye bir kenara attığı Lügat-i Osmaniye’nin, ‘Redhouse’ adlı bir İngiliz tarafından tertiplenmiş olduğunu iki ay önce bir gün kalemde kulak misafiri olduğu bir edebi görüşmede işitir işitmez, bunca zamandır toz toprak içinde yuvarlanıp giden zavallı kitabın şansı açılmış, sırf bir İngiliz tarafından düzenlenmiş olduğu için, bizim züppe oğlanın gözünde birdenbire büyük bir önem kazanmıştı. Bihruz bey, bu kitabı buldurup ciltletmeyi ve kütüphanesindeki Fransızca kitapların yanına koymayı bile kararlaştırmıştı.