Hayâl kırıklığı deneyimi farklıdır. Burada bu kadar acımasız gözüken, kişinin (yüzeysellikleri ve duygusuzluktan, kışının sonunda bir kuyuya atlayıp insanları bir daha duymak ya da görmek istemediği duygusuna kapılmasına yol açacak kadar tiksindirici olan) kendi yurttaşlan değil, kaderin kendisidir.
Bu insanlar, kendilerine kötülük yapılmış bile olsa, hiç kimsenin kötülük yapma hakkına sahip olmadığı yolundaki sıradan gerçeğe ancak yavaş yavaş döndürülebilirdi.
O gün beni gözyaşlanna boğan, verilen bir parça ekmek değildi.
Ekmeğin yanı sıra bu insanın bana verdiği insanca “bir şey”di:
Armağana eşlik eden sözler ve bakışlar...
Tutuklular kendilerini, tamamen gardiyanların ruh haline bağlı görüyorlardı (kader oyuncakları), bu da onları durumun gerektirdiğinden çok daha az insanca yapıyordu.
Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevgi en derin anlamının, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.