Öyle bir duygusallık ki, insanları yine insanlar için anlaşılmaz, akla uygunluğuna kesin hüküm verilemez; hareketlerinde, fikirlerinde, duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de doğruluğunu söylemeye cesaret edilemez canlı bilinmezlikler haline getirir. Öyle bir duygusallık ki, bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle, aç kalmış ailelerden, öksüz genç kızlardan, beynini bir kurşun parçasıyla dağıtan ümitsizlerden, avuç açan beyaz saçlı adamlardan, çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden, bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmaya çalışan mutsuzlardan, bütün o çirkinliklerden oluşmuş gösterir; insana "Kaç! Bu hayattan kaç!" der; diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzelliklerini döker; bulutların nazlı kucağında uyuyan bir ay, renkli ufuklardan çekilip giden bir güneş, etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir: "Sev! Bu tabiatı sev!" der; bir gün mutlu, diğer bir gün mutsuz, bu dakikada sevinçli, biraz sonra hüzünlü veya bir anda kalbi hem neşe hem gam ile doldurur, öyle bir duygusallık ki, bir hastalığa benzer de değildir. Ah! Böyle hasta olanlar; onlara kendilerini sorunuz, hastalıklarını açıklasınlar. Emin olunuz ki, bu mümkün olmayacaktır, o belirsiz şiir, bir lisanın açıklamasına giremez; o öyle bir şiirdir ki, özü belki, kıymeti zaten belirsizliğinden ibarettir. Ona bir lisan bulmak, bir şekil vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiirlikten çıkmış olur.
O hasta ruh, bir kristal parçasıdır ki, üzerine parlak şiirden bir ışık isabet etsin, anlatılması mümkün olmayan renkler gösterir ve gözleri kamaştırır. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ışık ile kendisinin arasına elinizi koymaktan sakınınız; yoksa gözünüzün önünde kalacak olan sönük, donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir.