Karanlık aydınlıktan yalan doğrudan kaçar.
Güneş yalnız da olsa etrafa ışık saçar.
Üzülme doğruların kaderidir yalnızlık
Kargalar sürüyle kartallar yalnız uçar...
Minimini kafalarımızı ukalaca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor. Söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir? Buna rağmen burnumuzu kaldırmadan bozuk kaldırımlarda yürüyüp gitmekte devam ediyoruz...
Şimdiki evlilikler ince bir ipliğe bağlı. Gerek kız gerek erkek; karşısındaki insanı olduğu gibi kabul etmek yerine, incir çekirdeğini doldurmayan sebeblerden ötürü ayrılık gemisine biner. Kalmadı annemiz zamanındaki her güçlükte eşinin yanında olan kızlar ve kalmadı babamız zamanında kuru soğan olsun helal lokma olsun diye çırpınan erkekler. Yanlış limanda yanlış bir gemide yalancı bir rüzgar tarafından sürükleniyoruz hayat yolunda. Herkesin ağzında huzurlu bir evlilik. Lakin evlilik; fırtınaya, yıldırımlara maruz kalan bir gemidir. Yapmacıktan uzak, şiddetli rüzgara göğüs geren bir çınardır. Olmaz arkadaşlar olmaz; iki insanın gerek aileleri, gerek kendileri birbirlerini olduğu gibi kabul etmezse evlilik yıkılmaya maruz bir binadır. Nefsin istekleri sonsuzdur. Evlilikte şu olsun bu olsun demek filin uçması kadar anlamsız ve ilişkiyi zora sokar. Bu hususta birlikte evlilik yoluna giren gençlere ne kadar sorumluluk düşüyorsa; ailelere de o kadar sorumluluk düşer. Aileler en başta kişinin kız erkek farketmeksizin dini yönünü, ahlakını ele almalı ve en son olarak maddiyata bakmalı ve gençlerin yolunu açmalıdır. Bu konuda her iki taraf bir dağ gibi sert durmalı, üften püften esen rüzgarlara geçit vermemelidir. Ve gençlerde ailelerin bu fedakarlıklarını boşa çıkarmamak adına , kız annesi gibi her zorlukta eşinin yanında; erkek ise babası gibi helal lokmanın peşinde adam gibi adam olmalıdır. Bu anlattıklarım bu yüzyılda Leyla ile Mecnun masalı gibi hayal dışı gibi gözükse de ve bu tabir edilen aile, erkek, kız bu zamanda elmas gibi bulunması zor olsa da gerçekler bu söylediklerimdir. Ve bu söylenenlere riayet edilmedikçe bu masal hep mutsuz sonla bitecektir....
Nefis ve Vicdanın arasında kalan varlıktır insanoğlu. Nefis; insana kısa sürede mutluluk inşaa edeceğini vaadeden bir müteahhit, Vicdan ise; dipsiz bir kuyuya atılan ve kurtulma zamanını bilmeyen bir mazlum. Kısa sürede mutluluk vaadeden nefis; işlediği her bir günahla bizi istediğimiz mutluluk evinden mahrum eder. Ve biz bunu bilsek de bilmesek de bu günahları işlemeye devam ederiz. Kimisi kalp kırar ve kırılan kalbin kanlı gözyaşını görmez, kimisi en büyük günahlardan olduğunu bilmesine rağmen sırf yaşam uğruna hakka girer, kimisi maddi olarak para çalar, kimisi yılların umutlarını ve daha niceleri... Ve yapılan her bir günah, mutluluğumuzun önünü bir örümcek ağı misali sarar ve kapatır. Ve işin tuhaf tarafı herkes yaptığı günahtan ötürü kalbinden beraat kararı alır. "Benim vicdanım rahat" diyerek elleri cebinde bu kirli hayatın sokaklarında gezer. Ve "Niye hala mutluluk evime sahip olamadım" diye sorar şu üç günlük dünyaya. İşte Nefisin inşaa ettiği kumdan mutluluk evi. Halbuki vicdan; mazlumun duası gibi güçlü, içten bir haykırıştır. Ve biz bu haykırışa kulak vermezsek şayet; beklenilen mutluluk evleri, neşeli günler, saadet yılları, huzurlu saatler kısaca hayali kurulan herşey bir bir yıkılmaya mahkumdur....