Hikaye birbirine karşıt iki gezegen olan Anarres ve Urras’ta geçmektedir. Anarres’te yardımlaşmaya dayalı anarşist bir toplum (hayır öyle bir anarşizm değil), Urras’ta ise bugüne benzer mevcut bir düzen yani tüketimci-kapitalist benzeri bir toplum resmedilmektedir.
Romanda ana kahraman olan fizikçi ve Anarres’li Shevek’in eşzamanlıllık teoremini geliştirmek için Urras’a yaptığı seyahat ve iki gezegen arasındaki zıt yaşam anlatılmaktadır. Hikaye basit gibi dursa da alt metinler ve semboller oldukça kuvvetli.
Yazarın devrime ve devlet düzenine getirdiği perspektif ve eleştiri günümüzde bile kabul edilebilir. Özellikle yazıldığı dönemin, yani yetmişlerin, tüm dünyada yeni bir demokrasi, düzen ve özgürlük arayışında olan bir kuşağa sahip olması da kitabı o dönemde bile oldukça popüler yapıyor. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere özel mülkiyete, materyalizme ve tüketim kültürüne karakterler üzerinden yeni bir bakış açısı getiriliyor. Okurken Marx’ın diyalektik materyalizm teorisi biraz da ütopya ve bilim kurgu ile harmanlanıp tekrar ele alınıyor gibi hissettim.
Aslında Le Guin zaten kendisini anarşist olarak tanımlayan bir yazar. Mülksüzler de bir anarşist ütopya fakat anarşizme dair bir güzelleme yapılmıyor. Eğer öyle olsaydı Anarres harika bir ütopya olarak anlatılırdı. Anarres sınıfsız, sömürüsüz bir yer olsa da kuraklık, toz ve açlıkla mücadele etmektedir. Bu açıdan romana hem anarşizmin bir eleştirisi gözüyle bakılabilir hem de o dönemin Sovyetler Birliği rejimine yönelik bir eleştiri olarak da ele alınabilir. Ayrıca Anarres’in mücadele ettiği sorunlarla baş etme yöntemi mülkiyet sınırı, dayanışma, toplumsal acılar ya da tecrübeler ve yardımlaşma temaları üzerine kurulu. Yani aslında Anarres’i ütopik yapan şey doğası, bolluğu değil de daha insani ve temel özellikler