Gözümüzün açılmaya başladığı ve karşılıklı olmasını pek de beklemeden, sırf aşık olmanın zevki için aşık olmakla yetinebildigimiz yaşta, kalpler arasındaki yakınlaşma, gençlikteki gibi aşkın kaçınılmaz biçimde yöneldiği hedef değildir, ama çağrışımlar yoluyla ona sıkı sıkıya bağlı kalır ve böyle bir yakınlaşma aşktan önce ortaya çıkarsa, aşkın nedeni haline gelebilir. Genclikte, aşık olduğumuz kadının kalbine sahip olmayı hayal ederiz; daha ileri yaşlarda, bir kadının kalbine sahip olduğumuzu hissetmek, ona aşık olmamıza yetebilir. Dolayısıyla, özellikle aşkta öznel bir hazzın peşinde koştuğumuz ve bu yüzden de bir kadının güzelliğine duyulan hayranlığın aşkta en baskın unsur olmasının beklenecegi yaşta, aşk-en fiziksel aşk bile- temelinde, başlangıcında bir arzu olmadan doğabilir. Bu yaşa gelinceye kadar, hayatımızda aşka birçok kez maruz kalmışızdır; aşk artık şaşkın ve edilgen kalbimizin karsisinda tek başına, kendi meçhul ve kaçınılmaz yasalarına göre ilerlemez. Ona biz destek olur, hafızanın yardımıyla , telkinle yonlendiririz onu. Belirtilerinden birini tanıdığımızda, hatırlayarak diğer belirtileri canlandırırız tekrar. İçimizde baştan sona kayıtlı olan aşkın şarkısını ezbere bildiğimizden, şarkının devamını getirebilmek için, - güzelliğin esinledigi bir hayranlikla dolu- başlangıç notalarını bir kadının söylemesine gerek duymayiz. Kadın şarkıyı ortasından -kalplerin birbirine yaklaştığı, iki kişinin bundan böyle sadece birbirleri için var olacaklarından söz ettikleri noktadan- söylemeye başladığı takdirde de , bu müziğe yeterince alışkın olduğumuzdan, beklenen notalarda hemen karşımızdakine katiliveririz.
Felsefede ilerleyenler, sadece sözlerini yarıda kesenler, sınırlılığı ve endişenin makul bir safhasindaki rahatligi kabul edenlerdir. Her mesele, eğer dibine dokunulursa kişiyi iflasa götürür ve zihni açıkta bırakır: Artık ufuksuz bir alanda,ne sorular ne de cevaplar vardır. Sorular kendilerini tasarlamış olan kafaya karşı dönerler: Kafa sorularin kurbani haline gelir. Her şey onun hasmidir: kendi yalnızlığı, kendi curetkarligi, iyi secilemeyen mutlak, teyit edilemeyen tanrılar ve apaçık yokluk. Esasin belirli bir anına ulaşıp da orada hiç mola vermeyen kişinin vay haline!
Günbatımına düşkün olan kişi, tüm inceliklerin yenilgisini ve hayatdolulugun yüzsüz ilerleyişini seyreyler. Oluşun bütününden sadece bazı anektodlar derlemek dışında bir işi kalmaz...Olaylar sistemi artık hiçbir şey kanıtlamaz olur. Büyük marifetler peri masallarına ve elkitaplarina girmiştir. Geçmişteki muzaffer girisimler de, bunlara yol açan kişiler de, artık sadece onları taçlandıran güzel laflar yüzünden ilgi çeker. Ağzı laf yapmayan fatihin vay haline!
En soylu hayale varıncaya kadar her şeyin fazla somut, fazla mevcut göründüğü ve ne hayata ne ölüme bağlı bir Sınırı Belirsiz'e ulaşmaya can atıldığı zaman, varlıkla her temas ruha yönelik bir tecavüz olduğu zaman, ruh evrensel yasadan dışlanır; artık ne verecek hesabı, ne de ihlal edecek yasası kaldığı için, ilahi kadiri mutlaklikla-huzun yoluyla- rekabete girer.