Kendimizi ancak sicramalarla özgür hissederiz, şansımızı ve tehlikelerimizi ancak bunlar araciligiyla anlarız. Bu dünyanın niçin yalnızca vasat bir mezbaha ve yapay bir cennet olduğunu aciklayan da bu sicramalari kesikliği ve enderligidir.
Düşünmek, ama var olmamak; işte bunu yapan kraliyet tahtına oturmuş demektir. İstek duymaksızın arzu duymayı başarmak, taç giymek gibidir. Sırt cevirdigimiz her şeye sahip oluruz böyle; çünkü var olmayan gün ışığında ya da var olması mümkün olmayan ay ışığında onları sonsuza dek süsleyerek hep aynı kalmalarını sağlayabiliriz.
Gerçekten bilebildigimiz tutkular, başkalarının tutkularidir ancak; kendi tutkularimiz hakkında bilebildiklerimizi ise baskalarindan ogrenmisizdir. Tutkularimiz bizi dolaylı yoldan, ilk durtulerimizin yerine daha münasip başka dürtüler koyan hayal gücü aracılığıyla etkiler.
Bir insanın ruhunun onda vücut bulan erdemle( en azından gorunurdeki) bağlantısızligi, estetik değerinin haricinde, psikolojik olmasa da, fizyonomik bir gerceklil barındırır içinde. Daha sonraki yıllarda, örneğin manastirlarda karşılaştığım, hayata geçirilmiş merhametin gerçek birer azize sayılabilecek canlı timsalleri, genellikle işi başından aşkın cerrahların neşeli, gerçekçi, kayıtsız ve sert tavrina, ıstırap çeken insan karşısında hiçbir acıma ve şefkate yer vermeyen, incitmekten korkmayan bir çehreye, yani gerçek iyiliğin sevecenlikten uzak, sevimsiz ve asil çehresine sahiptiler.
Doğru hisseden, dogru dusunen bir insan, dünyadaki kötülükten ve adaletsizlikten rahatsizsa, gayet doğal olarak bunun önce kendine dokunan kismini düzeltmeye çalışır.Bu zaten bir ömür boyu sürer.