Toplumları doğuran kadınları kişi olarak göremeyen, karanlığa iten toplumlar, mazeretleri ne olursa olsun, yok olmaya, yağmalanmaya ve köle olmaya mahkûmdurlar, çünkü kölelik anneden geçer.
Buradaki soru şudur: Ruhsal olan -yani ruh veya bi-linçdışı- genellikle bizim içimizde mi belirir; yoksa ruh veya bilinçdışı, bilincin erken dönemlerinde, aslında bizim dışımızda kendi amaçlarına sahip denetlenemez güçler biçimindedir de ruhsal gelişim sürecinde derece derece bizim içimize mi yerleşir? Modern terimlerimizi kullanırsak, bağlantısız ruhsal içerikler bireylerin psişelerinin parçaları mıdırlar, yoksa onlar başlangıçtan itibaren, ilkel görüşe göre hayaletler, atalarımızın ruhu ve benzerleri şeklinde kendi biçimleriyle var olan ruhsal varlıklar mıdırlar? Onlar gelişim süresince yavaş yavaş insanın içine girip, orada bizim şimdi psişe dediğimiz dünyayı mı oluşturdular?
Kendimizde bilincinde olmadığımız her şeyi komşumuzda keşfederiz ve ona göre davranırız. Uygarlığımızda ona zehir içirtmeyiz; onu yakmayız veya onu çivilemeyiz; ama onu en derin inançlarla vurgulanmış ahlaki yargılar kanalıyla yaralarız. Onda mücadele ettiğimiz şey genellikle bizim kendi kötü yönümüzdür.