İsimlerini duyduğumuz, bazılarına bağış topladığımız hastalıklar: kanser. ALS, MS ve daha niceleri. İnsan vücuduna girişi biraz sinsice olan, sonrası, tabirim caizse, "bağıra çağıra" seyreden hastalıklar... Bunların ilerlemesine göz yuman "tükenmiş bağışıklık sistemi", aslında ne anlatmak istiyor? Bu sistemin, sözüm ona, tükenmişlik sendromunu durdurmanın bir yolu yok mu?
Hem yukarıdaki sorulara cevap veren, hem stres ve bağışıklık sistemi ilişkisini okuru boğmayan bir dille anlatan, çok güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum. Doğrudan hastalar ile yapılan röportajlar yer alıyor. Sahip oldukları hastalıklarda, ortak olan tek şeyin mücadele ettikleri semptomlar değil, arka plandaki hikayenin de olduğunu görmek insanı düşündürüyor. "Ben bunun neresindeyim, içinde miyim yoksa dışında mi, birinci tekil miyim yoksa üçüncü mü" soruları geliyor akla ister istemez.
Hoşuma giden bir diğer tarafı, "hayata pozitif bakma" meselesini, tipik polyannacılık oyunu gibi ele almıyor olması. Pozitif ve negatif arasındaki dengeyi güzel bir mantıkla aktarıp aslında hiçbirinde uç noktalarda bulunmamanın vurgusunu yapıyor.
Velhasıl, tavsiyemdir efendim.
Buhârî (Kitâbü'z-Zuafa'da) ve İbn-i Ebi'd-Dünya (Kitâbü'l Cû'da) Aişe radıyallâhu anhâ'dan naklediyorlar:
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in vefatından sonra bu ümmette ilk baş gösteren musîbet tokluktur. Zîra insanın karnı tok olunca vücudu yağ bağlar ve yağ bağladıkça rûhen zayıflaşarak şehvânî duyguları azar."
"Ölmeden ölünüz."
Nasıl?
Bu işin usûlünde, yine dış planda çerçeveliyelim ki, nefsi körletmek, iğneli fıçıya sokmak ve öldürmek diye bir şey yoktur. Sadece onu dizginlemek, yalnız Şer'i haklar içinde terbiye etmek, onun hak kisvesine bürünen oyunlarını bozmak, onu daima büyük mizana bağlı bir murakabe altında tutmak, neş'esini kırmak, kibrini yıkmak, üstün ahlâka erdirmek, bütün dereceleri aştırmak ve sonra ruh yoluyla ulaştırmak, ruha inkılâp ettirmek... Bu!..