Hayat, esirlerin özgürlük, efendilerin ise iktidar için giriştikleri kavgadır. Efendiler ve esirler oldukça hayat iyi ve güzel olamaz.
Efendiler ellerindeki iktidarı korumak için her türlü kötülüğü göze aldıkları ve esirler başkaldırmadığı sürece hayat ne doğru ne de güzel olabilir. Hayır! İnsanlar efendi olmanın, esir olmak kadar kötü ve utanç verici olduğunu anlayana kadar hayat kötülükler ve acılar içinde sürüp gidecek...
Avukatlık maceram hep bu kapılarda geçti. Okulu bitirmeye çalışırken, staja başlarken, mesleğimi icra ederken sadece siyasi dava avukat olmak istedim. Zaman, yargıcın deyimiyle hep "böyle" bir zamandı. Haksızlık hep vardı. Haksızlığa uğrayan, ezilen, horlanan, sürülen, işkence gören, yıllarını cezaevlerinde tüketen hep bizdik. O terazi kefesinde hiç eşit olmadık. Yaşayarak, etimde, beynimde, yüreğimde darbeler bırakan adaletsizliğe karşı direnmek cesaret istiyor muydu? Belki evet. "Kadın başıma" daha zor muydu? Mutlaka evet. Ama insanız. Kadın başıma değil, insan başıma. İnsanlık onuru için. Karınca kararınca... Bana benzeyen onlarca insanla. Evet Aleviyim. Evet Kürdüm. Evet Türküm, evet, evet... Horladığınız kim varsa oyum... İnsanım. İnsanlık için mücadele etmek hepimiz için görev değil mi?
Hayatta ne kadar dürüst olursan ol, insanların ancak kendi gerçekliklerine en yakın olan şeyleri görebildiğini Nora artık anlamıştı. Thoreau'nun dediği gibi: "Neye baktığın değil, ne gördüğün önemlidir."