Bu kitabı okumak, sanki hem bir polisiye bilmecenin içinde dolaşmak hem de yüzyıllar öncesinin İstanbul sokaklarında kaybolmak gibiydi.
Orhan Pamuk’un dili bazen şiir gibi, bazen masal gibi. Her bölüm başka bir karakterin ağzından anlatılıyor. Bir bölümde ağzını açıp konuşan bir renk bile var. Bu anlatım tarzı başta zorlayıcı gelse de, sonra fark ediyorsunuz ki bu çok seslilik hikâyeyi daha da zenginleştiriyor.
Kitabın merkezinde minyatür ustaları var. Osmanlı’da Batı tarzı resimle geleneksel sanatın çarpışması, bu çarpışmanın ustalar üzerindeki etkisi ve cinayet var.
Benim en çok etkilendiğim karakter Kara oldu. Sessizce sevmenin ne demek olduğunu, geçmişle hesaplaşmanın insanı nasıl içten içe kemirdiğini gösteren bi karakter.
Okuması kolay değil ama sonunda o büyüyü yakaladığınızda, dönüp bazı cümleleri tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz bir kitap. Eğer sanat, tarih, aşk ve edebiyatın iç içe geçtiği romanları seviyorsanız, bu kitap sizin için biçilmiş kaftan.