Biz İsyan Kanunu hükümleri uyarınca icraya memuruz. Görünüş bakımından hiçbir evlat babasına, İsyan Kanunu’nun onu doğuran ortama, yani savaşa benzediği kadar benzeyemez.
Kutsal ödevlerimizi almakla birçok bakımlardan serbest ve doğal davranışlara son vermeyi kabul ettik. Savaş ilan edilmeden önce bizlere, mesleği savaşmak olan muvazzaf subaylara danışıldığı görülmüş müdür? Bizler emir üzerine savaşırız. Kişisel yargılarımızın savaşı onaylaması ancak mutlu bir raslantı olabilir. Diğer konularda da durum aynıdır. Bu konuda da durum budur. Burada hüküm giydiren, mahkum eden biz kendimiz miyiz, yoksa bizler sayesinde yürüyen harp kanunu mudur? Bu harp kanununun ve onun şiddetinin sorumluluğu bize ait olamaz. Bizlerin ant içerek yüklendiğimiz sorumluluk şudur: Harp kanunu ne kadar insafsız, ne kadar merhametsiz olursa olsun, bizler ona yine de bağlı kalır, onu uygularız.
Kim gökkuşağında morun bitip kavuniçinin başladığı çizgiyi kesinlikle gösterebilir? Renkler arasındaki farkı açıkça görürüz, ama birinin tam nerede öbürüne karıştığını seçebilir miyiz? Delilik ve akıllılık konusunda da durum böyledir. Bariz vakalarda şüpheye gerek olmayabilir. Ama durumun açık seçik ortada olmadığı, aradaki farkın derece derece değiştiği birçok vakada pek az kimse sınır çizgisini çekmek gibi bir işe kalkışır.