Hayat tecrübemizin bizde kendimize mahsus bir mevcudiyet oluşturduğunu hissediyoruz. Hayat bizim hayatımız, gövdemiz de ruhumuz da bizim, lâkin yine de bilgimizin nerede olduğunu anlayamıyoruz. Kendi hayatımızın bile kendi içimizde son bulmadığını anlayabiliyoruz. "Ben" dediğimiz şeyin yerini tesbitte karşılaştığımız zorluk "anlam"a yaklaştığımızın bir işaretidir.
Gerçek sözler, söylenmemiş sözlerdir. İnsanlar, kendi dışlarında bazı işaretler sunarlar. Bu işaretleri alabilenler, yani o işareti veren kişiyle müşterek bir tecrübe sahibi olanlar, onun ne demek istediğini anlar. Tecrübe ise ruhumuza ait bir değerdir; dış dünyada ona tam olarak tekabül eden hiçbir karşılık yoktur.
Biz onu dil vasıtasıyla ne kadar anlatmaya çalışırsak, o kadar anlamından uzaklaşırız. Çünkü ruhumuzda yer tutan değerlere hangi ismi verirsek verelim, o isim sahip olduğumuz değerin yerini tutamayacaktır. Bu yüzden bir insan, diğerine çok şey anlatmak istese bile, “Sana söyleyeceğim hiçbir söz yok.” diyebilir.
Zihni esnek tutmak esas olmalıdır, çünkü sonsuz bir akış içinde bulunan hayat, düşünceleri hep gerisinde bırakacaktır. Düşünceyi esnek sınırlarla korumak hayata ters düşmeyi bir ölçüde önler.