Sayıya, hesaba gelmeyen zenginlikleri anlamak akıllı adamın işidir. Sevginin, merhametin, ahlâk bütünlüğünün, vefanın, adalet duygusunun, cesaretin ve itikattan fedakârlık etmemekten doğan zenginlik; biri diğeriyle karşılaştırılabilir büyüklüklere sahip değildir.
Akılcılık, bunları ölçü içine alamadığı için hepten yok saymasa bile ihmal etmek, ikinci derecede görmek zorundadır. Akıllılık ise tersini yapar. Ölçülebilir değerleri bütünüyle önemsiz saymaz; lakin ölçüye gelmeyen hususların önceliğini vurgular.
İnsanın anlam kazanması, insanın şifa bulması gibi konular bakımından ilk sırayı, yaradılışımızdan bize verilmiş olan ölçülemez değerlerin aldığını savunur.
Özgürlük kelimesi bize “öz”ün gürlüğünden söz eder. İnsanlar söz konusu olduğunda “öz” dediğimiz zaman, o insanın kendisini, zâtını anlarız. İnsanlar dışındaki nesneler için ise “öz”, asıl ve esas anlamına gelir. Hâlis olana, cevhere “öz” deriz. İnsanlar arasında en makbul karakteri de “özü sözü bir olmak” şeklinde ifade ederiz.
Bir şeyin gür olması demek, onun bollukla ve güçlü bir şekilde çıkıp fışkırması demektir. Yani özgürlük; insan olarak aslımızda, bizim hâlis cevherimizde, fıtratımızda bulunan şeyin fışkırması, serpilip hayat bulmasıdır.
Elbette insanın mayası ikili özellik gösterir. İnsan, melekle hayvan arasındadır. Özgürlük ise insan olmanın bilincine varmak; melek olma özentisinden ve hayvan olma azabından kurtulmanın bir işaretidir.
Eğer Müslüman olmanın bize yüklediği sorumluluklar varsa, bunlar doğrudan doğruya İslâm’ın kaynaklarından; yani Kur’ân-ı Kerim’den ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden öğrenilebilir. Bunu bütün Müslümanlar kabul ediyor. Ancak Müslümanlar arasında henüz tam anlamıyla kabul görmemiş olan anlayış, kişinin diğer Müslümanların sorumluluğunu da omuzlamaya görevli olup olmadığı hususudur.
Modern hayat ve dünyanın bugünkü durumu, hepimize sorumluluklardan kaçmak için birçok fırsat veriyor. İlk kaçamak, kendi gücümüzün önemli işleri başarmaya yetmeyeceği inancında ortaya çıkıyor. Hâlbuki gücümüzün yettiği kadarını başarmak bile yeterince önemlidir. Biz ise yapabileceğimizi yapmaktan kaçmak için, kendimize ulaşamayacağımız hedefler seçiyoruz.
İkinci kaçamağımız, sorumlulukları mensup olduğumuz gruba, çevreye veya yapıya yüklemektir. Bu da, birinci kaçamağın tersine, kendimizi gücümüzün altında yükümlülüklerle karşı karşıya bırakıp hayati davranışları başkalarından beklemek şeklinde tezahür ediyor.
Nihayet, belli başlı kaçamaklarımızın üçüncüsü ise beynelmilel İslâmî hareketlerin bize düşen sorumluluğu yerine getireceklerini umduğumuz zaman ortaya çıkıyor. Kaçamaklarımızın en netamelisi budur. Zira bu, günümüz dünyasından medet ummaktan başka bir anlam taşımamaktadır.
Bizim kökümüzün ne olduğu, nerede olduğu Levh-i Mahfuz'da yazılıydı. Tenezzül edenler bizden değildi, onlar eğilenler, alçalanlardı. Ben bizden biri olarak alçalmadıysam, alçalmamakla yetinmeyip Allah'tan başkasına secde edenlere savaş açtıysam, buna güç yetirebildim alçakgönüllülüğü alçakların harcı saymam sebebiyle.