Hayasızlıkta, insana lâyık olduğu değeri vermemek ve insanlık şerefini ayaklar altına almak huşunda, İranlılar kadar olmasa bile Rumların da İranlılardan aşağı kalır tarafı yoktu.
Araplar fıtrat-ı selîme üzereydiler ve güçlü bir iradeye sahiptiler. Hakikati kavramayı karmaşık bir iş gibi görürlerse onunla savaşırlardı. Gözlerinden perde kalkınca da onu sever ve bağırlarına basarlardı; onun uğrunda ölmek isterlerdi.
Hudeybiye Anlaşması sırasında anlaşma metnine "Bu Allah'ın Resulü Muhammed'in kabul ettiği bir anlaşmadır" diye yazılması üzerine Süheyl b. Amr'ın (buna itiraz ederek) "Allah'a yemin olsun ki, eğer biz senin Allah'ın resulü olduğunu kabul etseydik zaten seni Kabe'den alıkoymaz ve seninle mücadele et-mezdik" şeklindeki sözleri Arapların bu psikolojisini çok güzel ifade eder.
Rumlar, İranlılar ve Hindliler ise yolunu şaşırmış, ilimleriyle ve büyüleyici edebiyatlarıyla, parlak medeniyet ve geniş felsefeleriyle gururlanıyorlardı. Onların çözümü kolay olmayan fikrî ve psikolojik kompleksleri vardı. Halbuki Arapların gönül levhalarında basit yazılar vardı. Yıkanıp yok edilmesi ve yerlerine yeni nakışlar işlenmesi çok kolaydı. Son zamanların ilmî tabiriyle onlar, tedavisi kolay "basit bir cehaleť" içindeydiler. Bu çağda yüksek bir medeniyete sahip olan milletler ise, tedavisi ve yok edilmesi çok zor olan bir "cehl-i mürekkep" içindeydiler.
Hülâsa Hz. Muhammed'in doğduğu M. VI. asır ve onu takip eden dönem, tarihin en bayağı, insanlığın geleceği, yükseliş ve bekası açısından da en karanlık ve en ümitsiz devriydi.