Felsefenin en önemli sorusunun şu olduğu söylenir: “Niçin hiçbir şey olmayabileceği halde bir şey var?” Pekala hiçbir şey olmayabilirdi, ama bir şey var! Bu var olan şey, eğer bizim dünyada bulunuşumuz ise, bizim yerküre üzerinde mekanı dolduruşumuz ise bu harikulade bir şey! Sadece bunun için bile, sadece kâinat içinde bulunuyor olmak, kâinatın bir yaratıcısının olduğunu bilmek ve bunu bilebilecek kadar açılmış olmak için bile günde, değil beş, elli vakit namaz kılınabilir.
Allah’a kulluk etme durumunda olmayı anlamak. Sadece bu, bütün ömrümüz boyunca yatıp kalkıp dua etmeye yeter. Çünkü pekala olmayabilirdiniz. Siz de olmayabilirdiniz, kainat da olmayabilirdi, hiçbir şey olmayabilirdi. Ama bunlar var. Bunların varlığı konusunda bir noktaya ulaşmış olmamız bizim, kim olursak olalım, nerede olursak olalım, hangi çağda olursak olalım varlık bilincinden nasiplenmemizi sağlıyor. Varlık bilinci her şeyi kaplıyor yani. Her şey, her yeri dolduruyor. Onun için başımıza gelen kötü bir şey, “musibet” bu bakımdan da avantajımızı ikiye katlıyor. Çünkü musibet bizim onu hissetmeden ne olduğunu anlayamayacağımız bir şey. Hâlbuki lezzetler, hazlar bize biz onların bilincine varmasak da oluşabilir; ama bu nokta dikkatinizden kaçmasın ki, bilincine varmadığımız acıları duyamayız. Başımıza gelen kötü şeyler varlığımızı hatırlatmadan başımıza gelmiş olamaz! O yüzden başımıza gelen kötü bir şey sebebiyle, “Bakalım Allah bize neyi gösterecek!” dediğimiz an cennete giden yolu da yavaş yavaş fark edilebilir bir hale getirmiş oluruz. Biz eğer, buna sabredersek ve bunun Allah tarafından verildiği konusunda bir teslimiyeti ifade edersek, bunun kabulü içindeysek, o zaman önümüzde bu mükellefiyetler alanı açılmış olur.
Sabır dediğimiz şey tahammül değildir yahut tahammülden ibaret