Ey donuk mutluluk... Ey yolların kavuştuğu yerdeki sonsuz durak! Düşteyim ve dikkat kesilmiş zihnimin ardında benimle düşlere dalan biri var... Ve belki de ben, var olmayan o Kimse’nin düşüyüm sadece...
Bu düş sessizliğinde hayalperest bir çılgınlık!.. Hayatımız hayatın ta kendisiydi... Aşkımız aşkın kokusuydu... Sadece varlığımızla dolup taşan, imkânsız saatler yaşardık... Çünkü bir gerçeklik olmadığımızı etimizin her zerresiyle biliyorduk...
Ne bir çağımız vardı ne de bir amacımız. Nesnelerin ve varlıkların varoluşundaki tüm sebepler, bu yokluk cennetinin kapısında kalmıştı, ağaç gövdelerinin pütürlü ruhu, yaprakların bize uzanan ruhu, çiçeklerin gelinlik ruhu, meyvelerin beli bükülmüş ruhu kendisini hissedişimizi hissetmek için orada beklemişti...
Düşlerimdeki havuzların mavimsi yüzü nasıl da yakıyor canımı. Hayalimdeki ayın, ormanlar üzerinde salınan solgunluğu benimdir. Hiç görmediğim halde hatırımda kalmış şu durgun sonbahar göğü, kendi yorgunluğumdur. Ölmüş hayatımın, bütün boş hayallerimin, içimdeki göklerin mavisinde, ruhumda akan nehirlerin gözle görülür fısıltısında, görmeden gördüğüm buğday tarlalarının huzursuz, engin sakinliğinde asla bana ait olmaksızın benim olmuş şeylerin ağırlığı üzerime çökmüş sanki.
Zihnim düş âlemine dalıyor. Şu an yazdığımı daha önce de yazdığıma eminim. Hatırlıyorum. Ve bende var olduğunu düşleyen o varlığa soruyorum, yoksa bu duygusal platonizm aslında daha belirgin bir hastalık öyküsü mü, şimdiki hayatın eski bir hayatta bıraktığı başka bir anı mı diye...