O günlerde benim için mahkemeye düşmek
cehenneme düşmek gibi bir şeydi. Mahkemeye
düşceğim aklıma geldikçe olduğum yerde duramıyor
ve gece uyuyamıyordum. Olayların hareketli temposu
geçtikçe, biraz daha yalnız kalıyorduk.Diyorum ya mahkemeye düşmek
benim için ölmek, yok olmak ya da çok kötü katil,
hırsız gibi bir şey olmaya eşdeğerdi, «iyi adam mahkemeye
düşmezdi, iyi dürüst adamların mahkemelerde
ne işi olabilirdi?»Yıllar ilerlemiş ve hakkımdaki davaların sayısını
bilemez olmuştum. Adalet ve yargı adına pek hoş
olmasa da mahkemelere düşenlerin gerçek namussuzlardan
çok, namuslular olduğunu görmeye başlamıştım.Evet, bir ara hakkımda açılan dava sayısını
merak ettiğimde otuz dört davanın sürmekte olduğunu
görmüştüm. Bir günde beşi sorgu, olmak üzere
yedi ayrı davadan yargılandığımı hatırlıyorum. Fakat
bütün bunlara rağmen artık farklı düşünüyor eskisi
kadar çekinmiyordum.İnandığım sözleri söylüyor
ve inandığım işleri yapıyordum. Artık mahkemeye
düşmek benim için eski anlamını tamamen yitirmişti.
Mahkemeye düşmek yurdun ve halkın çıkarlarını
savunanların iktidar tarafından cezalandırılmak
istenmesinden başka bir şey değildi
Bir gün arkadaşlardan biri:
«Yok petrol, yok madenler diyor ve Amerika
bizi sömürüyor diyorsunuz, fakat şu Amerikan gazozunu
burada satmaya devam ediyorsunuz» dedi.Düşündük, araştırdık ve şu durumu tesbit ettik.
Bu gazozun konsantresi dışardan geliyordu, şişesi
dışardan geliyordu. Bizdeki gazoz fabrikası ise
ithal edilen gazoz özünü ithal malı şişelere koyup
üzerine biraz terkos suyu ekliyor ve bunu yerli üretim
hatta yerli sanayi adı altında kamu oyuna sunuyordu.
Taşkışla kantininde gazoz satışını tıemen yasakladık.
Sonra Talebe Birliği’ndeki arkadaşlarla da
görüşüp Birliğin işletmekte olduğu Gümüşsüyü Öğrenci
Yurdundaki kantinde de aynı yasaklamayı uyguladık. Birgün İzmir bölgesi satış müdürü olan
bir bey geldi: «Bu gazoz Türkiye’de imal ediliyor,
bizim kendi malımızdır. Neden satmıyorsunuz?» dedi.
Cevapladık:
«Memleketin ilaç ihtiyacı ve benzeri daha ciddi
ihtiyaçları döviz yokluğundan karşılanamazken gazoz
sanayii istemiyoruz. Üstelik biz biliyoruz ki bu
gazozun Türk malı olan kısmı sadece içindeki terkos
suyudur. Şişesi ve esansı dışardan geliyor. Ayrıca bu gazoz mide için zararlı ve bünye için zehirleyici
etkiler doğuruyor. Amerika’da bu gazoz bir
ara mahkeme kararıyla yasaklanmış. İçinde kafein
bulunduğu için Fransaya girişi de önce yasaklanmış.
Bizim Türkiye’ ye ise elini kolunu sallayarak geliyor.»«Sizinle mutlaka sık sık görüşelim. Fikrinizi değiştireceğinizi
umuyorum, buyurun fabrikamızı görün.
İstediğiniz zaman sizi arabayla alıp fabrikaya
götürelim sonra yine arabayla geri getiririz.» dedi.Aradan iki hafta kadar bir zaman geçmişti ki
Gümüşsüyü kantinini işleten arkadaş geldi:
«Abi, gazozcular geldi. Otomobil'i burada çıkarırsak
Felsefe hocamız son dersinde de: «Çocuklar artık lise bitiyor, seneye üniversiteye gideceksiniz. Üniversitede mutlaka ve mutlaka komünistler sizin de yanınıza gelecekler ve eşitlik
vaadi ile sizi aldatmaya kalkacaklardır. Sakın ha,
sakın aldanmayın» diye sözü bitirmişti.Bu sözler kafama o kadar yer etmişti ki, üniversitenin ilk yıllarında beni kandırmaya gelecek adamı bekledim durdum.
Üstelik içim öyle doluydu ki, bu gelecek komüniste
karşı dolu bir mavzer gibi hazırdım ve «ah bir gelse
de ağzının payını versem» diye sabırsızlanıyordum.
Bize okutulan derslerde siyasi rejimlerin tanımları
da yapılmıştı.
Kapitalizm demek tek kelimeyle demokrasi demekti
ve dünyanın en gelişmiş ve en güzel rejimiydi.Bu liseden aklımda kalan sosyalizm ve komünizm tanımları
ise şunlar:
«Sosyalizm herkesin buzdolabı olmasını isteyen bir aldatmaca»
komünizm ise: «Herkesin aynı marka buzdolabı olmasını isteyen başka ve daha büyük bir aldatmaca»ydı.