“Bu devir, sıradan insanların en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir.”
Ama o müzedeki en iyi şey, her şeyin yerli yerinde kalmasıydı. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden. Oraya yüz bin kez gidebilirdiniz, o Eskimo hâlâ daha yeni iki balık tutmuş olur, kuşlar hâlâ güneye uçar,geyikler o narin bacakları üstünde o pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini, dokurdu.
Kimse değişmezdi. Değişen tek şey siz olurdunuz.
(işkence sonrasını kastederek.)
Sonra nasıl yemek yiyebiliyorsunuz?
Yani ... insanlarla işiniz bittikten sonra?
Cellat ve benzeri kimselerle ilgili olarak, hep kafamı kurcalar durur...
İş bittikten sonra lokmalar kolay geçiyor mu boğazından? însan ellerini yıkamak ister diye aklımdan geçirmişimdir hep. Ama öyle yalapşap bir temizlik yetmez, bir papaz titizliği, törensel bir arınma gerek, öyle değil mi? Ruhun da arıtılması yani, başka türlüsünü düşünemiyorum.
Yoksa gündelik yaşama nasıl uyum sağlanır? Sofra başında çoluk çocuğunla nasıl yemek yer, eşin dostunla ekmeğini nasıl bölüşürsün?
kapalı kapılar ardında yaptığı, geri dönüp diğer insanlarla aynı masaya oturmasını sağlayan özel bir temizlenme ayini olup olmadığını da merak ettiğimi fark ediyorum. ellerini çok mu özenle yıkıyor ya da giysilerini tamamen mi değiştiriyor;
yoksa Büro ahlak ve ahlaksızlık arasında rahatça gidip gelebilen yeni adamlar mı yetiştiriyor?
..içinde yaşadığın kesimi anlamaya çalışıyorum. her gün nasıl soluk alıp yemek yediğini , yaşadığını hayal etmeye çalışıyorum. ama yapamıyorum...
onun yerinde olsam diyorum kendi kendime, ellerim öyle kirli gelirdi ki boğulacak gibi olurdum.
Yeni başlayanların dışarda kalmasıysa bir yanılsama: Sadece sıralarını bekliyorlar………
Bütün hizmet ve insanların birbirinin yerine konulabilirliği ve bunun sonucunda herkesin her işi yapabileceği inancının yerleşmesi…..
"Modern dünya," diyordu radikal Katolik Charles Peguy daha 1907'de, "dünyada alçaltılması belki de en zor olan şeyi alçaltmayı başarmıştır…… Ölümü alçaltmıştır."
Bireyin bir başkasıyla tümüyle değiştirilebilir oluşu, ölümünü de pratikte -ve mutlak bir küçümsemeyle- geri alınabilir bir adım haline getirir. Herkesin, bütün işlevleriyle her insanın yerine, toplumun hazır bekleyen bir yedeği de vardır ve zaten bu yedek de kendi işini ve yerini işgal etmiş biri olarak, bir ölü adayı olarak görüyordur onu. Böylece ölüm deneyimi de memurların birbirinin yerine atanmasına dönüşür ve insanın ölümle doğal ilişkisinin bu toplumsal ilişkiye tümüyle dahil edilememiş bazı yönleri hâlâ kalmışsa onlar da sağlık hizmetlerine havale edilir. Bir canlının toplumsal sistemin dışına çıkışına indirgenmekle ölüm nihayet evcilleştirilmiştir.