Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar.
Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar
gibidir...
İşte bu nedenledir ki eskiden beri
“Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur.”
denilmiştir.
Her çağda ve her bölgede halk kitleleri sabır ve tahammül göstermeye mecbur bırakılmıştır. Zorluklara ve
yokluklara katlanmak, halkın zorunlu bir görevi gibi kabul edilmiştir....
“Milletimiz ne kadar büyük olduğunu sabır ve tahammülle göstermiştir. Aç kalır, soğuktan donar, pislik ve yokluk
içinde yaşar; ama asla şikâyet etmez, bunlara katlanmasını bilir.”
Bunlar, milletin sabırlı ve tahammüllü oluşundan coşkuyla söz ederek, milletin bu mecburiyetini bir din konumuna
yükseltirler. Zaten İsa’nın dinini de sabır ve tahammül dinine dönüştürmemişler midir?
Snelman, bu sabır ve tahammül ibadetinden nefret ediyor ve her iki tarafa da kızıyordu.
Öncelikle, bütün özgürlükleri, mutlulukları ve zenginlikleri kendisi için isteyen ama halka ise en büyük sefalet ve mahrumiyetlere karşı tahammül etmeyi tavsiye eden burjuvalara ve seçkinci devlete kızıyordu. Sonra da kendisine dayatılan bu mecburiyete tahammül ettiğinden dolayı halka
kızıyordu. Halkın düşünce uyuşukluğuna, maddî ve manevî sefalete, hukuksuzlara ve sefahate alışmış olmasına kızıyordu.
Ev halkı bugün erkenden, hep beraber gezmeye gittiler.
Ben keyifsizliğimi bahane ederek evde kaldım. ... birazdan
gülüşüp bağrışarak sökün ederler. Benim bunlarla münasebetim nedir? Aradaki bütün bağlar, ruhlar beraber olmadıktan sonra, ne ifade ederler?
Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç
kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.