Stefan Zweig'in okuduğum üçüncü kitabı. Ilk okuduğum kitabı "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" beni derinden etkileyen,Zweig'e hayran olmama vesile olan bir kitaptı. Ve dolayısıyla beklentilerim bir hayli yükseldi. Bu sebeple "Bir Çöküşün Öyküsü" kitabını da okumaya karar verdim. Fakat bu kitap beklentilerini karsilayamadi ve beni ilk kitap gibi etkileyemedi. Sonuç: hayal kirikligi. ( belki de ilk kitabin vermiş olduğu yüksek beklentiden kaynaklandı.) Korku kitabı ise yine beni etkileyen mükemmel bir psikolojik bir kitap.
Bu üç kitabın da ortak ozelligi sanırım "mektup,aşk ve kendi olamayan, savunma makenizmalariyla rahatlayan kadınlar."
" Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" kitabında olduğu gibi Zweig bu kitapta da lafı uzatmadan ,labirentler çizmeden ilk sayfadan bizi olayların içine atıyor.
Olaylar Irene'nin bir piyanistle yaşadığı "Aşk-ı Memnu" ile başlar. Aslında Irene, Demet Akalın'ın sarkisinda gecen evli, çocuklu ama mutlu olmayan bir kadın. Olaylarin baslangici aslında burada yatar. Irene evli,çocuklu, zengin ama mutsuz. Neden ? "Tokluk da açlıktan az kışkırtıcı değildir."
Gunumuzde insanlar sadece yüzeysel olarak tanır birbirini. Bunlar evli olsa bile. Herkes telefonla internetle ugrasmakla meşgul. Kimsenin birbirini tanıyacak,derstlesecek derine inen sohbetlere vakti olmuyor maalesef. Sabahattin Ali'nin "Içimizdeki Seytan"adlı kitabında şu cümleler sanırım bu durumu açıklar niteliktedir : "Halbuki biz beraber yaşamaya başladıktan sonra ne kadar az konuştuk...Birbirimize soyleyecek bir seyimiz yok muydu? Neden neden uzun uzun oturup dertlesmedik? Belki o zaman her sey bambaska olurdu." Bu sebeptendir ki günümüzde yasak aşklar çoğaldı.
Bu yasak aşkı öğrenen şantajcı kadının tehditleriyle Irene'nin korkuyla dolu hayati başlar ki buna hayat denirse... Tüm
"Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa hafif de olsa, hiç bir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünclügü kadar kötü değildir."