Dört yıldır kitaplığımda bekliyordu Puslu Kıtalar Atlası. Hocamız sınav için okumamızı söylemişti ve tabi ki okumamıştım o zaman, iyi ki de okumamışım çünkü o zamanlar kesinlikle kitap hakkında olumsuz düşüncelerim olurdu hem bir zorunluluk sonucu okuduğum hem de bu kitaba hazır olmadığımdan dolayı. Şu an okuduğum için memnunum. Şaşırtıcı bir şekilde sevdim Puslu Kıtalar Atlası'nı. Okumadan önce beni ağırlıklı olarak tarihi ögeler barındıran bir kitabın beklediğini düşünüyordum ki bu tür kitaplardan hoşlanmam. Ancak Puslu Kıtalar Atlası daha çok bir felsefi fantastik tarzı bir roman. Osmanlı döneminde geçmesi itibariyle dönemin esintilerini görüyoruz. Yer yer osmanlıca kelimeler hoşuma bile gitti diyebilirim zaten hepimizin az çok aşina olduğu türden kelimeler çoğu. İlk İhsan Oktay Anar okunmamdı ve yazarın dilini de sevdim. Kitaba gelecek olursak:
Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin'in fantastik hikayesini konu alıyor Puslu Kıtalar Atlası. Uzun İhsan Efendi bir dünya haritası yapmak istiyor ve bunu gezmeden, yerinden kalkmadan gerçekleştirmeyi planlıyor. Keşfedilmemiş yerlere gitmek için uyuyor istihareye yatıp düşlerinde geziyor. Gördüklerini yazarak Puslu Kıtalar Atlası kitabını oluşturuyor, kendisinin düşlerinde yaşadıklarını oğlunun gerçekten yaşamasını istiyor ve atlası oğluna veriyor.
"Çünkü her baba oğluna bir şeyler öğretmek, ona doğru ve gerçek olanı göstermek ister. Oysa benim sana, düşlerimden başka verebilecek bir şeyim yoktu."
Düşlerini bıraktı Uzun İhsan Efendi oğlu Bünyamin'e. Okusun, yaşasın diye. Kendi göremediklerini görsün, dokunamadıklarına dokunsun, sevemediklerini sevsin hatta kendisinin çekmeye cesaret edemediği acıları çeksin diye. Dünyadan korkmasın onu bilsin yaşasın diye.. Biz de Bünyamin'le gezdik, gördük, yaşadık.. Bünyamin bir kahraman