Bazen kendini öyle bktan bir durumun içinde hissedersin ki. Orada olmaman gerektiğini bilirsin. Öyle yapmaman gerektiğini. Öyle söylememen gerektiğini. Hem içinden deli gibi gelir o kelimeleri ağzından dökmek, hem de durmaksızın bir yumru oluşur boğazında "hayır, lütfen sus" diye. Beynin susmaz. Kendinden iğrenirsin. Yıllarını harcamışsındır. Sonuç hüsran. İşin kötü yanı da sonunun böyle sonuçlanacağını bilsen bile yine de çabalayacak olman. Kalbinin sesi beynini susturduğu her ana nefret duymak istersin. Ama onu da yapamazsın. Çünkü eğer beynin susmasaydı o anları yaşayamayacaktın. Ama işte baksana, yaşanan anlar yaşanamayanlardan daha acı verir belki de hiç beklemediğin bir zamanda. Kendine engel olma düşüncesi ne zamandan beri bu kadar zor olmuştu?
~ted
İstanbul'da hayat yok. Diyebilirim ki oradaki halk yaşamıyor, gaflet ve miskinlik içinde uyuşmuş, yalnız bitkisel hayat sürüyor. işin komik tarafı, eğer İstanbul halkı hayattan ve eğlenceden mahrum olduklarını bilseler, şikayet etseler, insan tahammül eder. Halbuki orada herkeste "yaşıyoruz ve eğleniyoruz" fikri mevcut ki işte beni ağlatacak kadar güldüren de budur!