Yağmur damlarının koparılıp veya kendisini koparıp gelerek çarptığı yüzeye düşüşündeki çarpışın sesi neyin habercisi, yüzleşmesi?
Dağılıp bir taş üzerine kenarda köşede bir birikme yaratması, bir toprak zeminde bir kanal yapıp akıp gitmesi, bir yaprak damarında toplanıp aşağı damla damla akması, bir su yüzeyine dairesel huzme yaratması...
Neye çarpıyorsa, nasıl karşılanıyorsa ona göre şekillenen bir su zerresinin yolculuğu. Çıkışıyla sonuçlanan akıbetini bilemezdi.
İnsan için en büyük kısıtlama "benliği"dir ve, "Ben yalnızca buyum!" düşüncesinde kendini gösterir. Yalnızca, benliğin dar sınırlarının bilincinde olmamız bilinçdışının sonsuzluğuyla bir bağ kurabilmemizi sağlar. Bu gerçeği kavrayabildiğimizde, hem kısıtlı hem de sonsuz olduğumuzu anlayabiliriz. Bunlar iç içe geçer ve hem o hem de öbürü olabiliriz. Öznel birleşimimizin tek olduğunu, yani tümüyle kısıtlı olduğumuzu bilmekle, sonsuzluğun bilincine varabilecek gücü elde etmiş oluruz.
Bir birey, ne kadar yapay sahiplenmelere yönelirse, önemli şeylere karşı duyarlılığı ve yaşamdan elde ettiği doyum o kadar azalır. Kısıtlı amaçları olduğu için kendisini kısıtlanmış hisseder. Bunun sonucunda da kıskançlık ve haset duygularına kapılır.
Merkezimiz ego bilincidir, dünyamız da egonun odak noktasında yoğunlaşan ışık alanıdır ve açık olmayan gizemli dünyaya, gördüğümüz gölgeli biçimlerin ne dereceye kadar bilincimizden kaynaklandığını ya da kendilerine özgü bir gerçeklikleri olup olmadığını hiçbir zaman bilmeden, bu odak noktasından bakarız. Yüzeysel gözlemci ilk varsayımlarını yeterli bulur. Oysa daha yakından gözlemlendiğinde, kurala göre bilinçdışının imgelerini bilincin üretmediğini ve bu imgelerin kendilerine özgü bir gerçekleri ve tutumları olduğunu görürüz ama buna karşın onları gene de yüzeysel bir biçimde marjinal olaylar olarak nitelemekten vazgeçmeyiz.