Eşyaların hikâyelerini anlatanlar gidince, o anıları hatırlayan insanlar ölünce. Ne oluyordu tüm yaşanmışlıklara? Belki de işte o zaman ölüyordu insanlar. Kendilerini son hatırlayanlar, hikâyelerini son bilenler bu dünyadan gidince.
Açık yüreklilikle, yoğun şekilde acıyı düşünüyorum. Bugün güneyde ölen insanları. Dünün, yarının ölülerini. Bir de bu, mütevazı ve küstah, gerekli ve yetersiz tuhaf mesleği: hayatı bakarak, yazarak geçirmeyi.
Bu sabah banklardan birinde kitap okuyan bir kadın gördüm. Yüzünü görmek için karşısına oturdum ama imkansızdı. Kitap, bakışını içine çekiyordu, bazı anlarda onun da durumun farkında olduğunu düşündüm. Kitabı bu şekilde -dirsekleri hayali bir masaya dayanmış, her iki eliyle birden tam göz hizasında- tutarak saklanıyordu.
Beyaz alnını ve sarımtırak saçlarını gördüm ama gözlerini hiç göremedim. Kitap peçesi, nadide maskesiydi.
Okumak yüzünü kapamaktır, diye düşündüm.
Okumak yüzünü kapamaktır. Yazmaksa yüzünü göstermek.
Dün gece saatlerce yürüdüm. Yeni bir sokakta kaybolmak istiyor gibiydim. Mutluluk içinde tamamen kaybolmak. Ama kaybolamadığımız, kaybolmayı beceremediğimiz anlar vardır. Her ne kadar sürekli yanlış yönlere sapsak da. Bütün kerterizleri kaybetsek de. Geç olsa da ve yola devam ederken söken şafağın ağırlığını hissetsek de. Ne kadar uğraşsak da kaybolmayı beceremediğimiz, kaybolamadığımız anlar vardır. Ve belki de kaybolabildiğimiz zamana özlem duyarız. Bütün sokakların yeni olduğu zamana.