Baş kahramanımız Kemal Bey, aşkta "anı yaşa" felsefesine "anı biriktir, gerekirse arakla, sonra da müzesini kur" şeklinde devrimsel bir güncelleme getirmiş. Kendisi, platonik aşkın ve "stalk" müessesesinin analog çağdaki tartışmasız kralı. Bugün yaşasa sosyal medya profillerini değil, direkt telefonun kendisini çalardı herhalde. Füsun'a olan tutkusu öyle bir boyuta ulaşıyor ki, bir noktadan sonra "Kemal, abartma istersen kardeşim?" diye kitaba bağırmamak için kendimi zor tuttum.
Romanın asıl yıldızları ise eşyalar. Bir tuzluk, bir küpenin teki, 4213 adet sigara izmariti... Benim evde fazlalık diye atmaya çalıştığım ne varsa, Kemal Bey'de kutsal emanet mertebesine yükseliyor. Orhan Pamuk o kadar detaylı anlatıyor ki, bir ara kendimi Füsun'un annesiyle oturmuş, "Bu Kemal de iyi çocuk ama bakışları bir tuhaf sanki..." diye dedikodu yaparken buldum. O dönemin İstanbul'u, insanları, mekanları o kadar canlı ki, kitabı değil de sanki 70'lerden kalma bir aile albümünü karıştırıyorsunuz.
Şaka bir yana, kitap bittiğinde yüzünüzde buruk bir tebessüm kalıyor. İnsanın sevdiği bir anıya tutunmak için ne kadar ileri gidebileceğini, aşk ile saplantı arasındaki o incecik, hatta bazen görünmez çizgiyi görüyorsunuz.
Kısacası, eğer "aşkta her yol mubahtır, hatta müze kurmak bile!" diyenlerdenseniz, Kemal'den alacağınız çok ilham var. Yok, "azıcık normal olsak yeter" diyorsanız, bu kitabı bir "ibret hikayesi" olarak da okuyabilirsiniz. Her iki durumda da, bu sanatsal istifçilik macerasını ve Kemal'in bitmeyen çilesini kolay kolay unutamayacaksınız, benden söylemesi