Bu kitabı okumaya "Aman efendim, biraz Japon edebiyatı görelim, kültürlenelim" diye başladım; kitabın ortasında kendimi Tokyo sokaklarında "Yahu biriniz de gülün be kardeşim!" diye bağırırken hayal ettim. Murakami abimiz öyle bir ortam kurmuş ki, sanırsın bütün karakterler bir sabah uyanmış ve "Bugün en çok kimin ruhu kararacak?" diye yarışmaya karar vermiş.
Ana karakterimiz Toru Watanabe, sanırsın hayatın stajyeri. Başına ne gelse "Eee, peki o zaman" deyip mutfağa gidip büyük bir ciddiyetle makarna haşlıyor. Çocukta öyle bir sabır var ki, etrafındakiler melankoliden eriyip giderken o hala "Acaba sosu az mı oldu?" derdinde. Kitapta o kadar çok yağmur yağıyor ve o kadar çok hüzünlü plak dönüyor ki, bir ara odada şemsiye açasım geldi. Karakterlerin dertleri biterse Murakami hemen araya bir Beatles şarkısı atıyor, hop! Kaldığımız yerden ağlamaya devam. Tek umudumuz Midori; herkesin ruhu teslim bayrağını çekmişken o gelip ortama enerji veriyor ama o bile bu Murakami evreninde olduğu için neşesi bile bir tuhaf.
Özetle: Eğer "Benim dertlerim bana yetmiyor, biraz da 60’ların Japonya’sındaki gençlerin o tuhaf, gri ve bol spagettili depresyonuna ortak olayım" derseniz kaçırmayın. Kitap bittiğinde kendinizi bir anda eski plakçılarda "Acaba benim hayatım hangi şarkıda donup kaldı?" diye düşünürken bulabilirsiniz. Okumadan önce yanınıza bolca makarna ve bir adet şemsiye alın, Murakami bu, adamı oturduğu yerde ıslatır valla