Hayatta ne istediğinizi bilmediğiniz zamanlarınız oldu mu? Hani, “Ben ne istiyorum?” diye kendinize bile sormadığınız anlar… İşte, bu karakter tam olarak bunu veriyor. Hayatta bir amaç arayışı olmaksızın, uçsuz bucaksız bir şekilde dolanan bir karakterin yaşadıkları, hayata kattıkları ve katamadıkları olaylarla sürüklenişini anlatıyor. Bu kitabın bana kattığı en önemli şeyle başlamak isterim: doğaçlama yaşamak.
Doğaçlama yaşamak, kimi zaman güzel bir şey gibi görünse de insana her zaman huzursuzluk ve sıkıntı getiriyor. Etrafı tarafından anlaşılamayan, iç dünyasında yalnız kalan bir karakterin yaşadıkları da bu huzursuzluğu artırıyor. Gelelim kitap hakkındaki düşüncelerime… Kitap, bana göre ne yazık ki sıkıcıydı ve devamında ne olacağını merak ettiren bir tarafı yoktu. Bir kitapta çarpıcılığın çok önemli bir unsur olduğunu düşünüyorum ve bu kitapta bu biraz eksik kalmış gibi hissettim. Ancak, kitapları yarım bırakma huyum olmadığı için, istemeye istemeye de olsa okumaya devam ettim.
Sonrasında fark ettim ki aslında kitap, insanın iç dünyasını çok iyi yansıtan bir eser. Ana karakterin yaşadığı “bir türlü doğru insanı bulamama”, “kendini sevmeyi başaramama” ve “hayatta sürekli kendine yüklenme” gibi duygular bize, kendi içsel sorgulamalarımızı hatırlatıyor. Bu anlamda kitap, ana karakterin ağzından bize önemli bir mesaj veriyor. Belki de yazar, kitabın sonunda hiçbir şey anlatmak istememiştir. Çünkü her insan, kendi içinde bambaşka hayatlar yaşar ve herkes, anlamak istediğini anlar. Belki de yazar, bu mesajı vermek istemiştir, kim bilir…
Hayat gerçekten bir muamma. Emre Demir’in bir şiirindeki muhteşem finalle bu yazımı sonlandırmak istiyorum:
“Bir muammanın bir insana yaptığını hiçbir şey,
Veya hiç kimse yapamaz.
Bu yüzden Mithra, rüzgârsız bırakma yelkenlerimi.
Ya