Anladım ki, ben, hiç adım atmamışım. Hep olduğum yerde kalmışım; hep uysal, sakin, ciddi, hep kontrollü, hep bir sonraki adımı düşünen, düşüne düşüne atmaktan vazgeçen biriymişim. Hiç ilerlememişim.
Bir şeyler ona itici geliyordu. Hayatının boşa gittiği, günlerin, gecelerin boşa gittiği, duygusuna kapılıyordu çalışırken. Kendini, ne kadar büyük hedefler ve imkanlar vaat edilmiş olursa olsun,
küçük ve sıradan buluyordu.
Ama o gecikmişlik hissi ya da kötüsü, gelmemesi gereken yere gelmiş bulunmak yok mu, kendimi bundan nasıl kurtaracağımı bilemez, zaten de kurtaramazdım. Kurtuluş yoktu da son vardı, vardı da nerdeydi, işte bir perişanlıkla anca bunu beklerdim.
Dünya, üzerinde sürülen bir hayat ya da bu sürülmüş olanın izinden gitme serencamıydı. Gidilen yol ve sürülmüş yer ne kadar belli ise talibi o kadar çok, ama gerçek talibi ve tozutulup bozulmuş izi bulup yeni iz meydana getirebilecek olan da o kadar azdı.