Yakup Coşkunoğlu

Bir keresinde bir adam Şafiî’ye gelip bir soru sordu. Şafiî de soruya müteakiben sorunun hükmünü bildiren bir hadis nakletti. Sonra adam araya girerek, “Peki ya bu konuda senin görüşün nedir?” diye yanıt verdi. Şafiî bu cevap karşısında ürperdi, beti benzi attı ve adama şöyle dedi: “Resululah’ın söylediği şeyi nakletsem ve sonra ondan başka bir görüş daha eklesem, arzın yahut semanın hangi köşesi beni içerisinde barındırır? Şüphesiz ben bütün samimiyetimle Resululah’ın hadisine itaat etmekteyim.
Reklam
Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî, H. 150 (MS. 767) yılında Gazze’de doğdu. Şafii’nin kökeni, Resulullah’ın dedesi Abdümenaf aracılığıyla, Kureyş kabilesine dayanıyordu. Babasını çok genç yaşlarda kaybetti. Annesiyle beraber uzun yıllar yoksulluk içerisinde yaşadılar. Yemen asıllı olan annesi, Şafii’nin izlediği yolda önemli bir mihenk taşı olmuştur. Annesi, onu atalarının memleketine, Mekke’ye bir akrabasının yanına gönderdi. Daha sonraları kendisi de Şafii’nin eğitimindeki bazı noktaları belirlemek maksadıyla oraya taşındı. Şafii, yoksulluktan ötürü ders için yeterli araç gereç bulamazdı. Valiliğe gider, kendisine ücretsiz olarak verilebilecek kullanılmış kâğıtları toplar ve notlarını da bu kâğıtların arkasına yahut boş bulduğu bölümlerine alırdı.
Mâlik’in kabul ettiği son delil kaynağı “sonuca götüren araç” olarak çevrilebilecek sedd-i zerai’dir. Nitekim harama sürükleyen bir şeyin kendisi haram, helale veya hayırlı şeye sürükleyen ise helaldir. Üzümlerin satılması konusu tamamen meşru ve caizken, onları şarabın mayalanmasında kullanan birine satmak, İslam’da yasaklanmış olan sarhoş edici bir içkinin yapımına götüren “araç” olması nedeniyle haramdır.
Mâlik ilim peşinde koştuğu sırada uzun süre yoksulluk içinde yaşadı. Onun ana geliri küçük sermayeli bir işten geliyordu. Yöneticiler ve halifeler tarafından görüşleri istenilen bir âlim olarak kabul edildiğinde, çok daha iyi durumdaydı. Yöneticilerden ve valilerden değil, sadece halifeden mali hediyeler kabul ediyordu. Bu husus hakkında sorulduğunda ise “İlimle meşguliyetin devlet tarafından desteklenmesi gerekir.” şeklinde net bir cevap vermişti. Ancak, aldığı her şeyi ne ailesi ne de kendisi için asla tutmadı. Onlarla desteğe ihtiyacı olan öğrencilerini destekledi. Bu öğrenciler arasında, pek çok öğrenci gibi, Mâlik’in desteği olmadan ilim öğrenemeyecek olan Şafii de vardı. Şafii dokuz yıl boyunca Mâlik’in nezaretinde ilim almaya devam etti.
Ayrıca, Mâlik kovaladığı her şeyde samimiydi. İlmin peşinden koşmasının Allah’ın rızasını kazanmaktan başka bir gayesi yoktu. Bu sebepledir ki tüm meselelere, çok basit olsalar bile aynı ciddiyetle yaklaştı. O şöyle söylüyordu: “İlimde hiçbir şey basit değildir. Her şey zordur, özellikle de kıyamet günü hesaba çekilecek olduklarımız daha da zordur.” Mâlik’i diğer âlimlerle herhangi bir tartışmaya ya da münakaşaya girmekten sakındıran onun içtenliğidir. Abbasi halifesi Hârûn Reşîd, ikinci en yüksek seviyedeki Hanefî âlimi Ebû Yusuf ile tartışma yapmasını teklif ettiğinde Mâlik, “Bu ilim, it dalaşına ya da horoz dövüştürmeye benzemez.” diyerek reddetti. Tartışmaların ve münakaşaların, kalpleri katılaştırdığını ve insanlar arasında husumet çıkardığını düşündü. Ancak, görüşlerinin dayandığı delilleri onlara göstermek maksadıyla bazı samimi âlimlerle tartıştı.”
Reklam