Yakup Coşkunoğlu

Ebû Hanife, hayatının büyük bölümünü Emevî Hükümdarlığı altında geçirmiştir. Ama Emevilerin hükümdar olmaya müstehak olmadığını düşünüyordu ve halifeliğin babadan oğula ailevî olarak aktarılmasına da karşıydı. Esasen Ebû Hanife, Emevilere karşı dördüncü halife Hazreti Ali’nin soyundan gelenlere sadık insanların, sempatizanıydı. H. 122’de İmam Zeyd b. Ali, Emevi halifesi Hişâm b. Abdilmelik’e karşı isyanını ilan ettiğinde, Ebû Hanife, Zeyd’in Müslüman devletin başı olma konusunda çok daha güçlü iddialara sahip olduğu kanaatindeydi. Ancak mevcut duruma baktığında, Zeyd’in kazanma şansının olmadığını düşünüyordu çünkü dayanağı, hakikat anında liderlerini yüzüstü bırakmalarıyla tanınan Kûfelilerin desteğiydi. Sırasıyla Zeyd’in büyük dedesi olan Hz. Ali’ye ve oğlu Hüseyin’e yaptıkları buydu. Böyle bir durumda isyan etmek delilik olurdu. Ebû Hanife’ye Zeyd’in isyanıyla ilgili tavrı sorulduğunda o tavrını çok net bir şekilde ortaya koymuştu: “İnsanların onu yüzüstü bırakmayacağını bilseydim cihadına katılırdım, çünkü o doğru liderdir. Ancak ona maddi yardımda bulunacağım.” Sözünde sadık kalmış ve Zeyd’e büyük bir yardım göndermiştir.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ebû Hanife’nin âlimliği üzerinde iki kişisel niteliğin büyük etkisi olmuştur. Birincisi özgür düşünmesi. Nihai hükmü etkileyebilecek tüm unsurlara bakıp etraflıca düşünmediği sürece, herhangi bir soruya verilen hiçbir cevabı kabul etmezdi. Bu ona son derece önemli iki âlimâne özellik kazandırmıştır. Bunlardan ilki, sabrı ve hoşgörüsüdür. Kendisine saldıran hiç kimseye kaba söz kullanmamıştır. Bir seferinde birisi onu İslam’da temeli olmayan şeyleri icat eden bir bidatçi olarak itham etmiştir. Ebû Hanife, adama gayet sakin bir şekilde “Rabbim seni bağışlasın, çünkü söylediklerinin zıttı biri olduğumu O biliyor. O’nu tanıdığımdan beri inancımı çiğnemedim. O’nun bağışlamasından daha çok arzuladığım ve cezalandırmasından daha çok korktuğum hiçbir şey yoktur.” demiştir. Adam söylediklerinden dolayı içtenlikle kendisini bağışlamasını istemiştir. Ebû Hanife “Benim aleyhime bir şey söyleyen kimseyi, cahilse affederim. O bir âlimse durum daha zor. Bir âlimin karalaması, uzun süre leke bırakır.” diyerek cevap vermiştir.
Ama muhtemelen o öğrencilerini onların onu sevdiğinden daha fazla seviyordu. Onlara bir babanın çocuklarına davrandığı gibi davranırdı. Sık sık, ihtiyaçlarını karşılamaları için onlara harçlık verirdi. Bir öğrenci evlenmek istese ve bunu yapacak imkâna sahip değilse, Ebû Hanife onun evlilik masraflarını karşılardı. Çağdaşlarından biri öğrencileriyle olan ilişkisini şöyle tarif etmektedir: “Öğrencisini iyi şartlarda tutar, ona ve bakmakla yükümlü olduğu kişilere destek olurdu. Bir standarda eriştiğinde ona ‘Artık servetten daha değerli olana eriştin; çünkü şu anda neyin meşru neyin haram olduğunu biliyorsun.’ derdi.”
Ebû Hanife, kılı kırk yaran bir öğrenim metodu takip etmiştir. O, fıkıh öğrenimi ile hadis öğreniminin birlikte yürütülmesinin önemine dair şöyle demektedir: “Fıkıh okumadan hadis öğrenen, ilaçların tümüne sahip olan ama hangi koşullarda kullanıldığını bilmeyen bir eczacı gibidir. Doktor gelene kadar eli kolu bağlı beklemesi gerekir. Tıpkı bunun gibi, bir hadis öğrencisinin de fıkıh âlimini beklemesi gerekir.”
Ebû Hanife’nin farklı âlimlerden ilim tahsil ettiğini biliyoruz ancak ders halkalarına sürekli devam ettiği bir hocası vardı; o, ikinci neslin en güzide iki âlimi olan Şa‘bî ve İbrâhim en-Nehaî’nin yanında ders okumuş, son derece mümtaz Hammâd b. Ebî Süleyman’dı. Ebû Hanife 18 yıl Hammâd’ın yanıbaşında kalmış ve ondan Irak ekolü âlimlerinin fıkhî metotlarının tamamını öğrenmiştir. Ancak özellikle de İbrâhim en-Nehaî’nin verdiği hükümleri öğrenmiştir. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Hanefî fıkhının bitmez tükenmez kaynağının İbrâhim en-Nehaî’nin görüşleri olduğunu şu ifadelerle söylemektedir: “İbrahim ve onun ashabının ekolüne en sadık olan Ebû Hanife’ydi. O nadiren bu sınırları aşmıştır. Yeni hükümlere ulaşmak için onun hükümlerine başvurmakta çok mahirdi. Metodolojisi hususunda keskin bir kavrayışa sahipti ve detaylara da kesinlikle hâkimdi.” Ebû Hanife özellikle hac yolculukları sırasında diğer âlimlerden de fıkıh öğrenmiştir. Önünde zorunlu bir engel olmadığı takdirde neredeyse her yıl hac yapardı. Bu yolculuklarda sayısız âlimle tanışmış ve onlardan pek çok şey öğrenmiştir. Mekke’de Atâ b. Ebî Rebâh’ın ve Nâfi‘nin yanında ilim tahsil etmiştir. Bu ikisi tâbiîn neslinin hayli tanınmış âlimlerindendir.