Peki her şeyin içini bu kadar iyi görüyorsa, onun elinden birdenbire silkinip kurtulmanın ardında yatan anlamı fark etmemiş miydi? Onu etkilemeye çalıştığımı fark etmemiş miydi? Onun beni bırakmasını istemediğimi bilmiyor muydu? Masaj yapmaya başladığında, gevşeyememenin benim son sığınağım, son savunmam, son bahanem olduğunu; bana ne yapsa ya da yapmak istediğini söylese kesinlikle direnmeyeceğimi, direnişimin sahte olduğunu, direnemeyeceğimi ve asla direnmek istemediğimi hissetmemiş miydi?
Geriye dönüp o yaza tekrar baktığımda, ateşle ve baygınlıkla yaşamak için harcadığım tüm çabalara karşın, hayatın yine de muhteşem anlar armağan etmiş olmasına hiç inanamıyorum. İtalya. Yaz. Öğleden sonra ağustosböceklerinin sesi. Odam. Onun odası. Tüm dünyayı dışarıda bırakan balkonumuz. Bahçenizdeki nefesleri merdivenlerden odama getiren yumuşak rüzgar. Balık tutmaktan hoşlanmayı öğrendiğim yaz. Çünkü o hoşlanıyordu. Koşu yapmaktan hoşlanmayı. Çünkü o hoşlanıyordu. Ahtapottan, Herakleitos'tan, Tristan'dan hoşlanmayı... Bir kuşun öttüğünü duyduğum, bir bitkiyi kokladığım ya da sıcak, güneşli günlerde ayaklarımın altından buğu yükseldiğini hissettiğim ve tüm duygularım daima tetikte olduğundan, tüm bunların kendiliğinden ona doğru koştuğunu gördüğüm yaz.