Sanki bir düşünselindeydim de demin gerçek dünyaya adım attım.
Karakterlerin hissettiklerini hissettim seri boyunca. Harry ile başkası tarafından üstüne bırakılan sorumluluğun ağırlığını yaşayıp beklentilere cevap verememenin yükünü sırtlandım. Etrafındakilerin aksine mutlu bir çocukluğu herhangi biri olmayı daha çok arzuladığını hissettim. Ron ile arka planda kalan olmanın ve başkasının gölgesinin ardından sıyrılmanın sancılarını çektim. Hermonie ile bazen doğru bildiklerimle mücadele edip arkadaşlarıma destek oldum, yeri geldi sevdiklerimin uzakta ama iyi olmasını seçtim. Neville gibi sana inanalar olmasının verdiği cesarete hayret ettim. Luna ile arkadaşlığın aradığı kriterin mükemmelik değil sadakat olduğunun aydınlanmasını yaşadım. Kimi zaman kızdım kimi zaman üzüldüm kimi zaman güldüm. Galiba en çok Weasley ikizlerine güldüm.
Bazen Snape'in tavırlarına sinir oldum bazen de Harry gibi kafamdaki James ve Sirius portesinin yıkılmasının acısını yaşadım. Sirius'a, Dobby'e, Lupin'e, Tonks'a, Fred'e sanki sevdiğimi kaybetmişim gibi ağladım.
Acaba Kreacher Sirius tarafından sevilseydi nasıl olurdu her şey diye düşünmeden edemedim. Ya da Harry tabu ismi kullanıp Hermonie'nin acı çekmesine dolaylı da olsa neden olunca. Ama aslında hikayelerini unutulmaz kılan da buydu: hata yapıyorlardı. Yanlışları ve doğruları, arzuları ve zaafları vardı.
Arkadaşlığın, sevginin gücünü; sana güvenen insanların olduğunu bilmenin verdiği cesareti hissettim çoğunlukla. En çok bu son kitapta hissettim arkadaşlığın iniş çıkışlarla dolu bir yol olduğunu. Ama gün sonunda o yolu terk etmemelerini... Her şey geride kalırken yan yana kalmalarını...
Son sayfayı kaparken bir daha hiç yaşanmayacak bir dönemi geride bırakmışım gibiydi. Güzel anılar, can yakan acılar ama her şeyden önce sağlam