Filibeli Ahmed Hilmi'yi tanıyan bilir, o sadece bir yazar değil, derdi olan bir adamdır. Osmanlı'nın son döneminde, batıdan gelen pozitivist rüzgarlar her şeyi akıl terazisine koymuşken, o kalkıp "bir durun bakalım" demiştir. "Allah'ı İnkar Mümkün müdür?" tam da bu duruşun ifadesidir.
Kitabın derdi basit ama derin: Gerçekten Allah'ı inkar etmek mümkün mü?
Filibeli'ye göre mümkün değil. Çünkü bir şeyi inkar edebilmek için onu bilmek gerekir. Allah'ın mahiyetini bilmek ise insan aklının sınırlarını aşar. O zaman "Allah yoktur" demek, aslında aklen temelsiz bir iddia olur. İnsan ancak "bilmiyorum" diyebilir. Bu "bilmiyorum" da zaten inkar değil, bir tür kabul, bir teslimiyet halidir.
Filibeli burada sadece dini bir savunma yapmaz. Aynı zamanda felsefi bir tartışmanın içindedir. Materyalizmi, pozitivizmi eleştirir. Maddeyi her şeyin temeli sayan anlayışa karşı şöyle sorar:
"Ezeli maddeyi kabul ediyorsun da, ezeli kudreti niye akıl dışı buluyorsun?"
Bu soruda hem zeka hem ironi var.
Bir yandan bilimle uğraşan insanlara meydan okuyor, bir yandan da aklın haddini hatırlatıyor.
Filibeli'nin dili yer yer felsefidir yer yer tasavvufi. Ama hiçbir zaman kuru değildir. "Amak-ı Hayal"deki o iç yolculuğun teorik zemini burada var.
Yani "iman" onda sadece kalp işi değil, aynı zamanda bir idrak meselesidir. Akıl, hakikatin kapısına kadar gider ama içeriye kalp girer.
Bu kitap sadece kendi dönemine değil, bugüne de konuşur aslında.
Çünkü bugün de aynı tartışmalar sürüyor: "Bilim varsa Tanrı'ya gerek yok" diyenlerle, "Bilim Tanrı'nın delilidir" diyenler hala karşı karşıya.
Filibeli, bu tartışmayı yüz yıl önce çoktan çözmüş gibi:
"Aklın vardığı yer inkar değil, acizliğini fark etmektir."
Benim için bu kitap, sadece "Allah vardır" demenin ötesinde bir şey söylüyor.
İnsana,